Hüoop yazı yazdım ben!
1
Aklımda hiçbir şey yok aslında. Yani ne yazmam gerektiğini düşünmedim. Yazarken düşünmeme gerek olduğunu da sanmıyorum çünkü geliyor ve gidiyor her şey benim için. Saçmalamaya programlı parmaklarım var benim! Bir de apır sapır heyecan verici her şeye soktuğum burnum.
Beat Kuşağı heyecanlandırıyor beni. Burnum onda şu sıralar. Jack Kerouac’un Yolda kitabını daha önce çok az deneyimlediğim bir heyecanla okudum ve müthiş bir haz yaşadım. Yolda ilk bakıldığında iki serserinin hiçbir şeyi takmadan umarsızca defalarca ülkeyi baştan sona gezmelerini, otostop çekmelerini, çılgın deneyimler yaşamalarını filan anlatıyor. Bir allahın kulu da demiyor lan bu adamlar nereye niye gidiyorlar diye.
Ahah Yolda bence ruha yolculuktu. Çoğumuzun skindirik kalıplara bürüyüp farkında bile olmadığı ruhlara. Ciddiyim çoğu insan bir ruhunun olduğunu bile farkedemiyor. Yani ruh var diyordur elbette ama bunu çevrenin ve şu boku çıkarılmış aptal çizgilerle belirlenmiş dünyanın ona sunduğu minimal ve bir halta yaramaz olgularla var sayıyor. Ruhun özü diye birşey yok. Fabrikasyon bir ruh var, herkes gibi.
Al lan bu da senin ruhun şimdi defol git burdan olayı diyebilirsiniz. Saçma!
Hayallerini gerçek dünyadan uzat tutamayanlar bence ruhlarını yani gerçekte olması gereken ruhlarını biliyorlar. Bunun dışında kalan herkes de herkes oluyor. Yani ruhsuz topluluk. Peh.
Beni ilgilendirmiyor belki de kalıplaşmış ruhlara sahip olmayı onlar seçmişlerdir. Ayrıca insanlar “beni ilgilendirmiyor” demeyi öğrenmeliler. Sen milliyetçisin diye geri kalanlar yanlış bir yol seçmiş olamazlar ya da sen über dindar biriysen diğerlerini de sen gibi yapmak gibi bir durumun yok. Boşver sen ne biliyorsan onu yap. Di mi? Saygı diyoruz biz buna, güzel oluyor çoğu zaman.
Her neyse. Kitabın bitişi aldatılmışlık hissi uyandırdı bende. Jack Kerouac ve Neal Cassady ile birlikte sanki ben de aynı berbat arabanın içinde “biz zamanı biliyoruz oğluuumm!!!” sözlerini işitiyor, şehirlerin en dandik otellerinde konaklayıp, saçma sapan partilerde zil zurna oluyordum
Cidden müthiş sürükleyiciydi. Jack Kerouac bu kitabı tam 36 metre uzunluğunda ve tek bir boşluk bırakmadan yani paragraf dahi olmadan devasa bir rulo kağıda yazmış daktilo ile. Ne kadar da manidar aslında. Rulo uzatıldığında kocaman bir yol seriliyor önünüze ve içinde gerçekten yaşanmış yol hikayeleri
Temmuz ayında bende yola çıkacağım. 8 günlük GAP turu var önümde. Çok istiyordum Mardin’i görmeyi, sanki beni çağırıyor orası acayip bir istek var Mardin’le ilgili içimde. Almanya’daki babannem’e lens siparişi verdim, 18-55 gibi aptal bir lens yüzünden soğuduğum fotoğrafçılığa yeni lens ile merhaba diyeceğim
Binlerce fotoğraf çekip onlarca sayfa not tutmak gibi bir niyetim var, umarım herşey istediğim gibi gerçekleşir.
Çok fazla değil ama Japonya standartlarında kitap okuyorum. Bukowski’nin tüm kitaplarına sahibim sanırım, tarzı acayip sardı beni. Sanırım biraz daha andırgrant havalara yöneliyorum, alt kültürler, yeraltı edebiyatları filan
Altkültür demişken şunun farkına vardım geçenlerde. Beat Kuşağı, Hippiler, Punk’lar filan derken biz de bir kuşağız aslında. Çok bilen entel otoriteler Y kuşağı olarak adlandırıyorlar 80 sonrası doğumluları. Bizler tümüyle tüketime güdümlüymüşüz. Ivır zıvırmışız. Evet bizler daha önceki hiçbir nesile benzemiyoruz ama olayımız sadece tüketmek de değil.
Misal şunu düşünsenize. 2000′li yıllara ve biraz öncelerine gelene kadar ortalama bir insanın tanıdığı maksimum kişi sayısı yaşamı boyunca ancak 100 civarlarında olabiliyordu. Yani ben doğuyorum, okuyorum, büyüyüp işe gidiyorum falan filan en fazla 100 farklı adam tanıyıp gidiyorum bu dünyadan. Sonra en fazla 50-60 tane hadi bilemedin onu da 100 tane de yani gayet kısıtlı bir müzik kapasitesine sahip oluyordum. Sonra işte sanatın diğer dalları, resim, mimari, edebiyat filan bunlar hep kısıtlıydı.
Şimdiye baksanıza, herkesin facebook listesinde en az 300-400 arkadaşı var. Her an dünyanın en alakasız yerinden biriyle tanışma imkanına sahibiz, milyarlarca müzik çeşidine ulaşıp, dadaizmden tut ta en absürt sanat akımlarına kadar her bir şeye ulaşabilir haldeyiz. İnsan fizyolojisini evrimini gelişim aşamasını düşünüp bunu sosyal hayata odaklarsanız şuanki insan daha önce yaşamış hiçbir insana benzemiyor. Yani Y kuşağı diye bir kuşak var ama bu kuşak sadece tüketmiyor. Daha çok biliyor, daha çok imkana sahip ve muhtemelen diğerlerine oranla daha aptal! Yani genellikle muhteşem imkanları en saçma şekillerde kullanıp, belki de kullanmayıp içinde bulunduğumuz kuşağı 0 skor ile tamamlıyoruz
Bizim jenerasyonumuzun herşeyi bambaşka ama aşk acısı bile. Anne babanın, dedenin çektikleri gibi olmuyor çevremde gördüğüm kadarıyla.. Y jenerasyonu bir yandan da tümüyle bilinmezliğe gebe, sonu nereye varacak nereye kadar ne şekilde ilerleyeceğiz bunu hiç kimse bilemiyor. Emeklilik hayalimiz bile yok lan. Anne babalarda var ama Y jenerasyonu emekli olmayı bile düşünmüyor, sadece gösterişli bir işi olsun o bile yetiyor.
Neyse.
Artık şekersiz acı kahveye bile bağışıklık sağladım. Ehe uykum geldi yani, gözüme boş fincanlar çarptı da belirteyim dedim
Yazmıyorum diye debelenip duran vicdanımı az bir şey rahatlatma yazım olarak duruversin en saçma haliyle buracıkda
Not: Yolda kitabının filmi yakında vizyona girecek. Her kitaptan filme aktarılan yapım gibi bunu da kitabın yerini tutmayacağı öngörüsüyle önce bir okuyun diyorum.
Saygılar.
Varol’un Ütopyası :)
2Burası koskoca bir ülke..
Biz yaptık
Sizlerin de bildiği gibi dışarıda müthiş bir vahşet, para hırsı ve sıfır özgürlükle yaşayan insanlardık, ama tüm bu saçmalıklardan tek sıkılan ben değilmişim. Ayaklandık. Biz böyle bir dünya istemiyorduk, tüm saçmalıklara karşı çıktık. İnsandan daha üstün hiçbir şeyin olmadığını savunduk. Uzun süren anlaşmalar sonucu denize kıyısı olan, yeşillikler içinde ve petrol için asla burayı ziyaret edemeyecekleri muhteşem bir alanı (ki bu alan ortalama bir ülke büyüklüğünde) kendimize alarak yepyeni bir dünya kurduk.
Hani o hep adını duyduğunuz şey var ya Ütopya.. Biz ülkemize verdik bu adı
Thomas More’unkinden biraz farklı ama..
Öncelikle burada sayımızın milyonları bulduğunu ifade etmeliyim. Kapitalist düzene, parayla boynumuza takılmış tüm zincirlere lanetler ederek ve o dünyaya bir daha asla el sürmeyeceğimize yemin ederek kendi kutsal topraklarımıza ilk adımı attık. Şuan yemyeşil bir vadide elma ağacının altında kağıt ve kalem ile yazıyorum bu yazıyı.
Paraya ihtiyaç duymuyoruz, el birliği ile herkese birer şirin kulube inşa ettik. Belki inamazsınız ama tam 1 yıl içinde herkesin bahçesinde sebze ve meyve yetiştirebileceği, etrafı çitlerle örülü, bembeyaz kuzuların dolaştığı harika bir yaşam alanına sahip olduk. Petrole ihtiyaç duyacağımız hiç bir teknolojik alet kullanmıyoruz burada. Paramız da yok
Hey ilkeliz biz lanet olsun! Bir iphone telefonumuz ya da muhteşem bir dizüstü bilgisayarımız yok. Geceleri devasa led tvlerimizde magazin programlarını da izleyemiyoruz. Sanırım bir çoğunuz için çekilmez bir hayattır bu. Bizler çok mutluyuz.
Kötü dünyadaki tüm güzellikleri yanımızda getirdik buraya gelirken. Savaşmak ve öldürmek isteyenlerin hiç ihtiyaç duymadığı, televizyonda bön bön vakit öldürmek için güdümlenmişlerin ellerini sürmediği tüm kitaplar bizimle
Geceleri kitap okuyor, komşularımızla toplanıp kendi müziğimizi yapıyor, ülkemize ait tiyatrolarda eğlenceli vakit geçiriyor, şiirler yazıp şarkılar söylüyoruz birbirimize
Hiç olmadığı kadar özgürüz burada. Kimse birşeylere mensup olmak zorunda değil, bir görüş, bir din, bir ahlak kuralı ya da bambaşka şeyler. Bunların hiçbirine ihtiyaç duymuyoruz. Halkımız tamamen kendini bilen, insanlara sonsuz saygı ve sevgi besleyen hümanist insanlar. Ne suç, ne polis. Yıllardır buradayım ve tek bir sorun ile karşılaşmadım daha.. Sanırım o kötü dünyada algılarımızı yönlendirmişler illaki suç olur, insanlar kargaşa çıkartır, herkes birbirini yer diye. Yok öyle bir şey, ufkunuzu onların şekillendirmesine göre daraltmayın, mantığınızı onlara göre yönlendirmeyin. burada hiçbir problem yok!
Tahminlerime göre yeryüzünün en uzun yaşayan en sağlıklı insanları burada olacaklar, çünkü sebze meyve ve et ile besleniyoruz. Kimsayal tek bir yiyecek bulmanıza imkan yok. Zaten herkes ihtiyacını kendi bahçesinden karşılayabiliyor, herkese yetecek kadar buğdayımız mevcut. Tarımla uğraşmaktan zevk alan aklınıza gelmeyecek meslek gruplarına mensup insan tanıdım ben burada O.o Aylaklık etmek isteyene kimsenin birşey dediği yok, ki az önce de bahsettiğim gibi burada aylaklık etmek isteyecek kadar dışarıdaki gibi sıkıcı bir ortam da yok. Sevgi dolu ortamlarda her zaman neşeyle tüm işler yürüyebiliyor, lütfen kendi dünyanızla karıştırmayın burayı.
Bilmiyorum siz ne kadar mutlusunuz ülkeler arası savaşlardan, insan ölümlerinden, boğucu iş yaşantısından, daha üst model teknolojik bir cihaz alabilmek için kıç yırtmaktan? Bizler tüm bunları elinin tersiyle itip yaşamın hakkını veren “kendimize göre” akıllı insanlarız. Bir kez geldiğimiz dünyayı başkalarının yönlendirmesiyle tüketip aptal yüz ifadesi ile bu dünyadan gitmek istemiyoruz. Bu yüzden buradayız.
Elektriğimiz ve söylediğim gibi teknolojik cihazlar kullanmadığımız için yazdığım bu kağıdı ayda bir kez toplu sefere çıkıp dış dünyaya iletmek istediklerimizi toparlayan at arabası ile postaneye ulaştırıyorum. Sizin yanınızda kalmayı tercih eden bir arkadaşım internette yayınlayacağının sözünü vermişti, umarım sözünde durur.
Bilmiyorum o aptal vergileri vermeye devam ediyor musunuz? En son ben oradayken telsiz kullanım vergisi, kattıkları değere istinaden bir kdv, özel olduğunu belirledikleri şeyleri tükettiğim için ötv, iletişim için ayrı bir vergi, ıvır zıvır herşey için ayrı ayrı vergiler alıyorlardı. Mesela okunma düzeyi çok düşük olan hatta yapılan anketlerde ihtiyaç sıralamasında 235. olan kitaplardan bile abuk sabuk vergiler alınıyor ve fiyatları hep üst seviyede tutuluyordu kitap okumaya fazla alışmasınlar diye. ehe onlar burada yok, mektubum için bahçemde yetiştirdiğim taze meyvelerden siz dışarıdakilerin para hırsını doyurmak için epeyce bir miktar gönderiyorum
umarım işinize yarar. Burada çok var problem değil..
Orada ne yaptığınız hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Nedir durum? Emperyalist güçler istediklerini alabildiler mi? Daha fazla düşman olabildiniz mi insanlara? Daha fazla tüketmeyi benimseyebildiniz mi? Gözünüzü kırpmadan birilerini mıhlamayı olağan sayabildiniz mi? Saçma sapan değerlerinizi daha da sağlamlaştırabildiniz mi? Bilmiyorum belki de daha fazlasını da başarmış olabilirsiniz. Hepinize saygı duyuyorum ve başarılar diliyorum
Lütfen buradan uzak durun olur mu?
Biz mutluyuz. parasız, pulsuz, petrolsüz, kanunsuz ve baskısız..
Hoşçakalın, Varol’un ütopyasından selamlar
Hippi dostum var benim :)
5Kişisel yürüyebilme, yürümeye en az direnme, yürürken en az söylenme, en az mola ve en uzun mesafe kat etme rekorumu kırdığımı tarihe bir not olarak düşüyorum naciz blogumda.
Zişan ile planımız İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni gezmek ve daha önceki sohbetlerimizde değindiğimiz Muazzez İlmiye Çığ ve onun Sümer tabletlerini şaşkınlıkla izlemekti. Ammaa lakin ki öyle değildir kurban olduğum yaresüfsdajk
neyse ciddi bir şeyler anlatmaya çalışıyorum şurada, eksen kayması yaşamanın lüzumu yok.
Buluşma noktamız Sultanahmet Meydanı Pudding Shop’tu. Neden burası? Çünkü son dönemde fazla fazla ilgi duyduğum Beat Kuşağı ve Hippi Kültürü etkisiyle bir zamanlar yolu İstanbul’a düşen şeker insanlar hippilerin mabedi sayılan yerdi Pudding Shop. Babamdan kalma alışkanlığımdır, geç kalmam her zaman erken giderim işe, toplantıya, buluşmaya vs. yerlere. Memur çocuğu olmak böyle şey işte, farkında olmadan kapıveriyorsunuz bu özelliği
14:00 gibi Pudding Shop önündeydim ve Zişan’ın gelmesine epey vardı. Ben de heyecanla dili dışarı sarkan süs köpekleri gibi Pudding Shop’u izliyor vay arkadaş neler görmüş yaşamıştır burası diye iç geçiriyordum. Ta ki içeriden bana doğru ellerini açmış o beyaz saçlı adamı görene kadar. O.o Oha Sultanahmet’teki restoranlardan sadece birinde tanıdığım vardı o da meğersem Pudding Shop’un Şef’iymiş
Ben farklı bir yer sanıyorum, tee yıllar önce ziyaretimden aklımda kaldığı kadarıyla.
Hacı abiyle ayaküstü sohbet edip ağıza alınmayacak yalanları sıralıyıverdim. Kimseyi üzmeyecek, hiç bir olayın seyrini değiştirmeyecek küçük eğlenceli yalanları söylemeyi seviyorum
Ayrıca doğaçlama yeteneğimi ve hayal gücümü de geliştiriyor kimse bana yalan söylemek ayıptır diye, yakışıyor mu kocaman adama diye şeetmesin lütfen
Hıh Hacı abiye çok önemli bir proje için Hippi Kültürü hakkında araştırma yaptığımızı, birazdan konuyla ilgili yetkili kişinin geleceğini, bize yardımcı olup olamayacağını sordum
Aaa tabi tabi bak bir sürü fotoğraf var, yazılar var gelin gelin ben gösteririm hepsini dedi. Gel bişey iç yaaa diye tutsa da kolumdan babama selam söylemek şartıyla ufaktan ufaktan uzaklaştım Pudding Shop’un önünden tekrar dönmek üzere.
Madem Sultanahmet’teyim o zaman gidip Ayasofya’yı 3956961664. kez tekrar gezeyim dedim. Son kullanma tarihi Nisan 2012 olan müzekartımla elektronik turnikeden geçiş yapmaya çalıştığımda, sanki Nisan ayında değilmişiz, sanki yıl 2012 değilmiş gibi düdütt ötmeye başladı lanet cihaz. Expire olmuş benim üzerinde Nisan 2012 yazan MüzeKart’ım. Nisan 2012′de neden expire oluyorunu sordum sormasına da onlar de şeedemedi nedense
Geçtim 30 metrelik müzekart alma kuyruğuna.
Emekli öğretmen bir amcayla başbakan’ın çanak çömlek dediği arkeolojik buluntular hakkında konuşup, ön sırada askere gitmemek için taklalar atan uzatmalı üniversite öğrencisiyle müzelerin yetersizliği hakkında biraz itiştik. Bence yetersiz müzeler! :/ Daha güzelleştirilmeli, neyse konumuz bu değil. Sıram geldi, aldım kartımı, o sırada Zişan’da geldi.
Vakit geç olmadan ilk hedefimiz Arkeoloji Müzesiydi. O nasıl ihtişamlı, nasıl güzel bir yapıdır öyle. Sağolsun bir mimar ile bu tür yerleri gezerken binaların yapısal teknik bilgileri, tarihsel etkileri hakkında da bilgiler itekleniveriyor beyinciğin içine ister istemez ^^ Misal müzenin oluşumunda baş rolü oynayan kişinin meşhur Kaplumbağa Terbiyecisi adlı tablonun sahibi Osman Hamdi olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım.
Müze o kadar güzel, o kadar heyecan verici miraslarla dolu ki, gidip görmeyen varsa muhakkak yolunu düşürsün oralara doğru. Koskoca Büyük İskender’in Lahit’ini kim görmek istemez ki? Üzerindeki çizimler, bilgilendirici yazılar. Bir de bizim gibi şanslı olup müthiş bir rehber ile tarihi mirasların hikayelerini de dinleme şansı bulursanız ne âlâ.. Gerçekten çok büyük keyif aldım, müze gezintisinde. Üstelik tamamını da gezemedim çünkü Muazzez İlmiye Çığ’ın günümüz Türkçesine ulaştırdığı Sümer tabletlerini görmek için diğer binaya geçmemiz gerekiyordu müze kapanmadan.
Tarihi solumak denen şey geldi başımıza O.o Hani diyorum ya Müzeler aslında Lunapark kadar eğlencelidir diye. Gerçekten haklı olduğumu yaşayarak tekrar gördüm. Cidden görmeyen varsa gidip muhakkak görsün İstanbul Arkeoloji Müzesini..
Tabi daha yeni başlamıştık. Yıllarca Hippiciklerin uğrak yeri olan Pudding Shop’ta onlarla aynı lezzetleri tatmak çok güzeldi ^^ Hacı abim sağolsun yaptı abiliğini
Yemek sonrası mekandaki hippilere ait izleri tek tek taramaya başladık sanki bilimsel araştırma yapıyor gibi ama cooluğu da elden bırakmadan
Bir çok yabancı ve yerli gazete küpürlerinin fotoğraflarını çektik, hacı abinin anlattığı bilgileri dinledikten sonra mekanın en ilginç bölümü olan panonun önüne geldik.
Bu pano birbirleriyle iletişim sağlayan hippilerin notlarıyla doluymuş bir zamanlar. Misal Sultanahmet Meydanı’nda gitar çalıp içkilerini içen zıpırcıklar İngiltere’den Almanya’dan, Amerika’dan gelen dostlarıyla Hindistan’a gidip hacı olmaya karar verdiklerinde kendilerine başka yol arkadaşları bulmak için panoya not bırakırlarmış. Ya da kendilerinden sonra gelecek dostları için bilgilendirici şeyler. Tabi göçebe yaşayan hippilerin sabit adresleri olmadığı için aileleri, ülkelerinde bıraktıkları arkadaşları da yazdıkları mektuplarında Pudding Shop’u ekliveriyor zarfın adres kısmına. Pano’dan duruyor gelen mektup sahibine teslim edilmek üzere. Barış ve dostluk mesajları da sıkça yer ediniyor bu kutsal panoda.
Pano halen kutsallığını koruyor hippiler olmasa da. Misal şu ilginç hikaye beni çok şaşırtmıştı. 30 yıl sonra gençliğinde yaptığı çılgınlıkları tekrar yâd etmek için Sultanahmet’e gelen emekli hippi kadın ve kızını ağırlıyor Pudding Shop. Anne Hippi lavoboya gittiğinde, zaman tüneline girmişçesine annesinin barış ve sevgiye inancını, yaşama sevincine tanıklık eden kızı bir kağıt ve kalem alıyor eline ve şu notu yazıp ekliyor panoya. Anne kızın bu güzel anlarına tanıklık etme şansını yakalamak büyük keyifti..
Pano’daki tüm notları tek tek fotoğrafladıktan sonra tüm o hippi dönemini başından sonuna yaşamış Hacı abimi can kulağıyla dinliyordum ve çok daha ilginç bir şey oldu
Vaktinde uzun saçları, doğu kültürünü yansıtan zamana göre ilginç kıyafetleriyle çiçek çocuklardan biri beliriverdi yanımızda O.o İnanılır gibi değil, gözlerim yerinden çıkacaktı. Hacı abim hemen tanıştırdı bizi ve o güzel insan masasına davet etti tüm samimiyetiyle.
Eski günleri yâd etmek isteyen zamanın çılgın hippilerinden birinin masasındaydık. Muhtemelen o dönemlerde keşfettiği Aşure ile birlikte bir fincan çay içiyordu
Hemen cömertçe ikramlarda bulunmak istese de Zişan ve Ben çay istedik sadece. Onun bildiği kadar Türkçe bizim bildiğimiz kadar İngilizce ve Almanca ile çok keyfli bir sohbete tutuştuk. Hemen Woodstock konserini sordum. Nasıl cesaret ettiniz? Nereleri gezdiniz? Nasıl bir ortam? ıvır zıvır saçma sapan sorulara daldım heyecandan
Hurda bir otobüs ile Hindistan’a gitmeye kalkıp yolda kaldıklarını, amaçlarından vazgeçmeyip trenle ülke ülke dolaşıp sürüyle maceralar yaşayıp Hindistan’a ulaştıklarını anlattı. Oranın keneviri çok iyiydi demeyi de ihmal etmedi sağolsun
Alman dostumuz Roland Slowik ile hatıra fotoğrafları çektirip mutlulukla ayrılıyoruz yanından
Beat Kuşağı, Hippilik, Rock’n Roll’un tarihi diğer altkültürlerin oluşumu ile ilgili okuduğum Önder Kosbatar’ın “Taşlar Kimin İçin Yuvarlanıyor” kitabında geçenleri canlı kanlı bir tanıktan duymak inanılmaz keyifliydi benim için.
Havanın güzel oluşuyla beraber aldığımız cesaretle vuruyoruz kendimizi yollara. Sultanahmet’ten Gülhane Parkı boyunca yürüyoruz ve Sarayburnu’ndan bir L yaparak Eminönü istikametine doğru ilerliyoruz. Galata Köprüsü üzerinden geçip Karaköy’deki ünlü bankalar caddesi binalarının tarihi hakkında bilgiler alıyorum Zişan’dan
Kamando Merdivenlerini ikişer üçer çıkarak çok sevdiğim Fransızca müzikler çalan ve etrafı kahve kokusu saran o adını bilmediğim güzel sokaktan geçip Galata Kulesi Meydanı’na ulaşıyoruz.
Biter mi yürümek? Bitmez ama biraz mola lazım diyerek atıyoruz kendimizi Ada Kitap’a. Orası mükemmel! Hem kitap hem kafe. Kahvelerimizle birlikte biraz sohbet edip kitapları inceliyoruz. Amanın ne göreyim? Hayatımın filmi, benim için inanılmaz önemi olan Amelié filminin defterini buluyorum O.o Genç kızlara has yapısı olmasına rağmen bu bende de olmalı diyerek hemen alıveriyorum bir tane
Az biraz yürüdükten sonra Waffle taym diyerek yine kısa bir mola veriyoruz Charly Temmel’de. Sonrasında koca İstiklâl Caddesi’ni yürürken bile isyanlar eden ben hızını alamayıp Taksim’den Mecidiyeköy’e kadar da yürüyerek Sultanahmet’te başlayan yürüyüş serüvenini şanla, şerefle, gururla tamamlıyorum
Harika anlar yaşadığım çok güzel bir pazar günüydü
Yaşamayı, hayatı, insanları herkesi çok çok seviyorum. Bir hippi kadar olamayabilirim belki ama onların 2012 model hali kadar bi sevgi işte
Onlar Sultanahmet’ten Hindistan’a gitmekle övünür ben Mecidiyeköy’e
Ölçek biraz orantısız ya neyse
Sevgiler
Hair – Let the sunshine in
1
Müzikal sever misiniz? Ben pek sevmezdim açıkçası.
Geçenlerde Across the Universe adında tümüyle The Beatles parçalarından oluşan harika bir müzikal izledim ve o gün çok kızmıştım neden önceleri sevmiyormuşum müzikalleri diye. Biraz düşündüm de Tim Burton yapımlarına zaten gayet sempati ile yaklaşıyorum, e ayrıca Grease gibi bir yapıt var ki canım sıkıldıkça You’re the One That I Want (huh huhh huuuu
) açar keyifle izlerim. Boşu boşuna sevmiyorum sanıyormuşum kendimi, aslında seviyormuşum da haberim yokmuş
Gel gelelim artık müzikal yapımlara olan ön yargımı yıktıktan sonra küçük bir çocukken izlediğim ve final sahnesindeki müziği aklımda kalan Hair filmindeki Let The Sunshine In’ i dinlemek geldi içimden nedense. Videoyu izlerken geçmişte yaptığım hayal meyal yolculuktan kalan parçalar bana çok güzel şeyler anımsattı.
Bir zamanlar bu dünyada gerçekten barışı isteyen, felsefelerine ve hayat tarzlarına imrenerek bakıp saygı duyduğum çiçek çocuklar mıydı gerçekten filmde konu olan?
Neden yaşıyoruz sorusunu çok sorarım kendime, ne uğruna veriyoruz canımızı, ne uğruna harcıyoruz zamanımızı, sağlığımız ne için elimizden alınıyor, özgürlüğümüzün kısıtlanmış olmasını nasıl kolay kabul edebilmişiz, benim ve sevdiklerimin yaşamından daha değerli bir şey var mı hayatta? Sorular sorular sorular.. Toprağa sorsak der mi acaba ben insanoğlu için canımı veririm diye? Bence toprak insan için canını vermezdi peki insan neden toprak için can vermek zorunda?
Her neyse konunun siyasi yöne kaymasını istemiyorum. Ben güzel bir yaşamın derdindeyim sadece. Barışı sevip sokaklardan meydanlarda sözüm ona aktivistim diyerek slogan atmak ve pankart taşımaktan başka pek bir olayı olmayan insanları da tasvip etmiyorum yeri gelmişken dile getireyim. Fikirlerinizi bağırarak değil ortaya koyabileceğiniz ve üretebileceğiniz değerlerle temsil edebilirsiniz en güzel şekliyle. Konuyu daha fazla dağıtmadan toparlayayım, bu mevzulara daha sonra değinmek istiyorum yine.
Çiçek çocuklar demiştim, onlar konu alıyor Hair filminde. Dünyadaki pisliklere bulaşmadan olabildiğince güzel ve mutlu bir yaşamı sonuna kadar yaşayabilmiş cesur ve akıllı insanlardı Hippiler.. Akıllılardı çünkü varoluş amaçlarını geriye kalan diğer insanlar gibi yanlış anlamamışlardı. Mutlulardı, özgürlerdi, zararsızlardı, silaha çiçek uzatacak kadar insanlardı, ruhları vardı, felsefeleri vardı, otu sadece içiyorlardı ot gibi yaşamıyorlardı, savaşa karşı sevgi ve barış diyorlardı. Güzellerdi kısacası. Onların varolmaları bile bu dünya için büyük şans. En azından kan ve pisliğin bulutlara değin yükseldiği dünyada güzel şeylerin olabileceğinin cesaretini veriyorlar biz sıkışıp kalmış insanlara.
Film hakkında ekşi sözlükteki bir yorumu aktarmak istiyorum;
68 kuşağının dünyayı değiştirebileceklerine inanmış olan güzel insanlarına ve onların özgür ruhlarına, meydanlarda “peace!” diye bağırırken kendilerini vietnam‘da, inanmadığı bir şey için savaşırken buluvermiş tüm george berger‘lara yakılmış bir ağıt…
ayrıca 14-18 yaşları arasındaki herkese izlettirildiği takdirde dünyayı değiştirebileceğine inandığım başyapıt…
Müzikal olarak 40 yıldır sergileniyor ve sahne sonunda izleyicilerle birlikte dans ederek Let the sunshine in şarkısı söyleniyor. Eşsiz bir duygu olsa gerek.
Çevremdeki herkesin bu filmi izlemesini ve aynı hisleri yaşamasını diliyorum.
Son olarak Bırakın güneş içeri girsin! diyorum.




Son cıvıldamalar