Nil’e not..
6
Merhaba güzel kız. Bu yazıyı saçları yanlardan hafif beyazlamış George Clooney karizmasındaki amcan yazıyor. O kim deme güzel kızım bizim dönemimizde çok modadır bu adamın saç stili. Olgun erkek denince akla ilk George Clooney gelir. Hesaplarıma göre 7 yaşında okuma yazmayı öğrensen, bir 3 yıl da ben sana bu yazıyı hatırlatmayı unutsam (olgunluktan!! yaşlılık yok.. yaşlanmaz Varol amcan!) 2022 yılında bu yazıyı okuyor olacaksın..
Güzel kız sana bildiğin bir hikayeyi anlatacağım fakat biraz öncesine dönmek istiyorum müsaadenle..
Baban ve Ben senin yaşından bile daha küçükken tanıştık. 5-6 yaşlarında belkide.. Olgunluk biraz unutkanlık yapıyor güzel kızım kusura bakma tam emin değilim
Akraba oluşumuzdan dolayı sürekli birbirimize Kuzen der sabahtan başlar akşam hava kararana kadar sokaklarda dolaşır, oyunlar oynar, aynı müzikleri sever bir ara abartıp aynı parfümleri kullanır, aynı spor ayakkabıları giyer o döneme göre bizim için gayet anlamlı olduğunu düşündüğümüz şeyler yapardık
İkimizde unutulmaz yüzlerce anıyla doluyuz çocukluğun en saf dönemine dair..
Annen. O ortaokulda sınıfımızın en güzel kızıydı..
Ne şanstır ki liseyi de aynı okulda okuduk babanla birlikte diyemeyeceğim çünkü Baban annenin okuduğu liseyi özellikle tercih etmişti bizim için
Az sürüklemedi beni annenin bindiği otobüse binmek için bir durak geriye doğru tüm gücümüzle koşmaya ve aaaa aynı otobüse denk gelmişiz muhabbetlerine ortak etmeye
Annenin telefonundaki Can Dostum 1 baban, Can Dostum 2 bendim o dönemlerde hiç unutmam
Annenden tüm havadisleri alıp babana, babandan alıp annene taşıyarak ve olmayan rüyaları olmuş gibi görüp her ikisine anlatarak vesile olmuştum güzel aşklarının kıvılcımına ^^
Zaman ilerledi güzel kız ve bizler büyüdük senin tabirinle kocaman olduk.. Annen rahat durmaz tahmin edebiliyorum en az 78 defa o düğün kasetini izlettirir, 113 defa da okul sırasından başlayan ve şimdiye uzanan güzel hikayelerini anlatır
Ben sana yine bildiğin ama içimden sana hatıra olarak bırakmak istediğim bir anımızı anlatmak istiyorum..
Sen aramıza katılmadan bir hafta önceydi. Karnı burnunda annen, baban ve ben üçümüz dışarıda kahvaltı yapmaya gitmiştik bir pazar sabahı. Güzel kahvaltı sonrası biraz alışveriş yaptıktan sonra eve dönüp senin hakkında çok önemli bir kararı vermek için ciddi bir toplantıya tutuşmuştuk.
Annen ve baban Derin adını koymuşlardı sana ama bir adın daha olsun istiyorlardı. Çevreden o kadar çok öneri ve istek geliyordu ki sana verilecek ikinci ad için gerçekten içinden çıkılmaz bir hal almıştı durum. Baban Sümeyye ya da Sıla istiyor, annen Masal adını tercih etmekle beraber kararı babana bırakıyor, anneannen Masal ismini kesinlikle istemiyor, alternatif olarak sunulan isimler arasında yüzülüyordu.. O pazar günü biz sana ikinci adını ne pahasına olursa olsun vermeye and içtik
Hiç bir kuvvet engelleyemeyecekti bizi. Ki öyle de oldu..
İnternet üzerinden yaptığımız araştırmalardan edindiğimiz isimlerin anlamları içindeki karmaşadan sıyrılıp öncelikle elimizdeki alternatif adları aza indirmeliydik. Tek tek tüm adları sorguladık olursa neden olur? olmazsa neden olmaz? Bu girişimimizle sadece bir adı eleyebilmiştik. İşin komik tarafı elediğimiz isim yerine bir başka isim bulmuştuk annenle beraber
Değişen hiç bir şey olmamış kararsızlığımız şiddetini arttırmış annen ve baban topu bana atmıştı
Bir fikir geldi aklıma, madem biz beceremedik bu ad seçme olayını belki sen yapabilirdin? Çocukluğundan bu yana yüzlerce kez oyun oynayan biz bir oyun daha oynamaya karar verdik. Bu kez sen de vardın ama oyunumuzun içinde.. Bizimle beraber oynayacağın ilk oyunumuzdu
Güzel kız, gelişinin çok yaklaştığını haber verdiğin ve tekmeleri ardı ardına attığın o dönemde tekmelerin bize kendini ifade edebilmen için en güzel yoldu. Demokrasi kadar güzel bir şey var mı dünyada sevgili prenses? Madem kendini ifade edebiliyorsun o zaman sana her isim için tanıyacağımız 1 dakika içinde atacağın tekmeler o ismi ne kadar sevdiğini kanıtlyabilirdi
Hemen kamera ve kronometreyi hazırladık ve heyecan içinde başladık oyunumuza..
Masal diye sorduk sana ilk etapta.. 1 dakika süren başladı ve 1-2-3-4-5-6.. Tam altı kez tekme attın Masal için. Belli ki sevdin sende..
Sıla dedik sonra.. 1 dakika içinde bu ismi sevmediğini sadece 2 kez tekme atarak anlattın bize.
Son isim Nil’di.. 1 dakikan başladı ve toplam 6 kez tekme atıp tamamladın süreyi. İnanılır gibi değildi bizim için. Hepimiz birbirmize bakmaya başladık Masal ve Nil ismine aynı tepkiyi verince.. Fakat kesin kararı senin vermen gerekiyordu, demokrasi güzel şeydi ve çareler tükenmezdi
Final raundu için tüm hazırlıkları yaptık ve bu kez işleri biraz daha zorlaştırdık senin için..
İki isim için sadece 30 saniyen vardı bu kez.
Yine Masaldan başladık. 30 saniye içinde atacağın tekmeleri beklemeye başladık hep beraber.. Güzel kız sadece 1 kez tekme attın hatırlıyor musun bilmiyorum
Hepimiz nefesimizi tuttuk ve özellikle Varol amcanın çok istediği Nil ismini soruverdik sana.. Nil ismini seçmen için Varol amca Nil istiyooooooo diye seslenişlerimin etkisinden midir bilmiyorum, 30 saniye içinde tam 3 kez tekme atarak ilk adınla muhteşem uyumlu Nil ismini seçtin, belkide bizim gibi gülümseyerek..
Kararını belgelemek için video kayıtlarını bilgisayara aktardıktan sonra hemen pembe karyolanın başında yazan DERİN yazısının hemen yanına NİL ismini konduruverdik camdan harflerle
Farkında mısın bilmiyorum güzel kız dünyada kendi adını koyan ilk bebek sensin.. Arkadaşlarına anlatacağın ilk güzel anın daha adın konarken başladı bile.. Dilerim binlerce güzel anı sığdırırsın bu yazıyı okuyana kadar geçen 10 yılına.. Hey bu arada annenden gizlice makyaj yapmaya çalıştığını biliyorum, kızmayacağına eminim ama yine de aramızda kalacak problem yok
Anne ve babasın her zaman yanında olan beyaz saçlı (yaşlı olmayan! olgun) adamdan Derin Nil’e.. :)
Erimiş silahlar
0
Nasıl kin ve nefret dolu bir dünyanın parçası haline geldiğimizin farkında mısınız? Ölümleri ne kadar doğal karşılıyoruz. Suriye’de filanca gün 420 kişi öldü, Gazze’de patlamalar sürüyor 210 kişi öldü, Irak’ta göstericiler canlı bomba saldırısı ile 160 kişiyi öldürdü, Mısır’da 500 kişi, Lübnan’da 700 kişi, orada 880 burada 960 şu tarihten itibaren ölenlerin sayısı milyonlu küsürlü rakamlar..
Bakın ölenlerin sayısı diyorum..! Ölen. Ne demek ölen?
Gülümseyemeyen insan demek ölen, hayal kuramayan insan demek, şarkı söyleyemeyen, gökyüzüne bakamayan, annesinin yanaklarından öpemeyen, sevgilisinin-eşinin elini tutamayan, minik kızını kucağına alıp ona masallar okuyamayan demek ölen!
Neymiş ölen?
Yok edilmiş olanmış. Söndürülmüş, ruhu bedenininden alınmış. Ortalama 70 yıl varolacağını sandığı hayattan ansızın çekilip alınmış olanmış ölen. Nefesi, gözyaşı, sıcaklığı artık olmayanmış.
Neymiş? İnsanmış.
Kim gibi? Bu yazıyı okuyan sen gibi, ben gibi, sevgilin gibi, sabahları öpüp evden ayrıldığın annen gibi, parmağı kanasa canının yanacağı baban gibi, en yakın arkadaşın gibi herkes gibi hepimiz gibi insanmış. Farkı yokmuş değil mi ölenin?
Bu kabulleniş neden peki? Öldü.. Nasıl bu kadar kolay söyleyebiliyorsunuz bu sözü? Öldü ya öldü, yok artık aldın canını onun ve o yok oldu artık. Düşünün bunu..
Ne uğruna ölüyor sizce bu insanlar? Bir ülkeyi kastetmiyorum bakın, genel anlamda tüm dünyayı gözünüzde canlandırın aşağıdakileri okurken.
Fransız Devrimi ile yayılan ve insanlara insan olduğunu unutturan bir şey var ortada göremediğimiz. Adı milliyetçilik. Kapitalistlerin kullandığı en büyük silah!
Ben Türk’üm ve kendi ülkemin, milletimin hakkını sonuna kadar savunmalıyım! Kürtler? Onlarda savunmalılar! Fransızlar? Amerikalılar? İsrailliler? Ruslar? Dünyadaki tüm milletler kendi haklarını savunmak durumundalar empati yaptığımızda. Hak savunurken başka milletlerin insanlarını yok etmek pek önemli bir konu değil. Sonuçta ben vatanımı milletimi savunuyorum. Yaşasın Mozambik! Kahrolsun diğer tüm milletler!
Düşünsenize bir ya insanlık nerede kalıyor peki? Geride değil mi? Milliyetçilik duygusu seni geriye atıyor ve vatanı milleti öne çıkarıyor? Sonuç? Kızına masal okuyamıyorsun, annenin yanaklarından öpemiyorsun, sevgilinin elini tutamıyorsun, babana sarılamıyor, kardeşinle sohbet edemiyorsun. Ülkeler ve toprakları? Onlar hep sabit ama sen de sabitsin artık o toprağın altında. Gökyüzü kayboluyor senin için, nefesin duruyor, kalbin çarpmıyor. Sarıyorlar seni ve gömüyorlar. Bu kadar senin olayın. Geldin ve toprak için gittin. İkinci bir şansın olmayacak farkındasın değil mi?
Arkadaşıma soruyorum. Annen mi Ülken mı? Ülkem diyor. Ya annen? Önce Vatan..
Vatan nedir? Üzerinde yaşadığımız ve sınırları olan toprak diyor. Sen nesin? İnsan. Senin annenden daha önemli yani sınırlarla çizilmiş toprak? Evet. Peki..
İyi mi yani bu? Bir avuç kuru toprak alın elinize ve bakın ona 1 dakika boyunca. Ne görüyorsunuz vatan toprağı değil mi, bunu Moskova’daki Vladimir, Tunus’taki Moustafa, Japonya’daki Seiji de görüyor! Tüm hayallerinizi, umutlarınızı, sevdiklerinizi, güzel anlarınızı gözünüzün önünden geçirin ve tekrar toprağa bakın. Ne oluyor? Hala mı toprak üstün? Sanırım değil. Ne uğruna ölüyorum diye sorguluyorsunuz değil mi hafiften? Bu sizin yaşama sevinciniz işte. Üzerine toprak örtülmemiş ve köreltilmemiş yanınız. Aynı hislere saydığım diğer ülkelerdeki insanlarda dahiller.
Ne kadar değersiz ve vazgeçilmiş yaşamlara sahibiz farkında mısınız? Ölümü şeref sayıyoruz. Vatan toprağı için ölmeyen şerefsizdir diyoruz. Annemden geçerim vatandan geçmem diyoruz. En büyük Slovenya ve Slovak halkı! Slovaksan şeref duy, değilsen itaat et!
Ve bir gün senin ülkenin kalkınması için en büyük nimet Petrol olarak görülüyor. Petrol olursa benim ülkem daha yücelir! O zaman gidip başka ülkelerdeki insanları öldüreyim, onların hayatlarına son vereyim de benim ülkem daha kutsal olsun!
Ya da kendi bağımsızlığımı ilan edeyim de bende yüce olayım diyerek dağlara çıkıp savaşayım, aynı toprakları paylaştığım insanları öldüreyim de benim de yüce bir toprağım olsun! Ya da benim toprağımı elimden almaya çalışanları gidip öldüreyim de benim toprağımın yüceliği kaybolmasın!
Basayım şu tetiğe de karşımda gördüğüm kişinin tüm umutlarını yok edeyim. Basayım şu tetiğe! Basayım ki; kızına masal anlatamasın şerefsiz! Basayım, daha sıkı basayım da annesi sabahları öpemesin! Daha sert basayım alnının çatından vurayım da hayal kuramasın pislik herif! En yüce ırk Slovaklar! Siz kim oluyorsunuzda bizden daha üstün görüyorsunuz kendinizi? Bu dünyada sıcacık hayalleri, umutları, güzellikleri bünyesinde barındırabilecek tek bir millet var o da Slovaklar! Geberin it herifler! Girin toprağın altına..
İşte bu duygular alıyor aklımızı başımızdan. Kimse barışı konuşmak istemiyor. Herkes diğerinden nefret ediyor. Gözler kan oluyor, nefesler kan kokuyor, tarih kanla yazılıyor. Okullarda en çok kanı kimin döktüğünü ezberlemeleri için çocuklara ödev veriliyor. Kan olsun yeter.
Tüm insanlar “insan olduğunu” hatırlasa, savaşa yordukları zihinlerini barışa yorsa, kan dökmek yerine kardeşliğe, sevgiye mücadele verse? Çok mu zor? Evet çok zor, artık çok geç.. Olmayacak ütopik bir düşünce bu sadece..
Varol’un tek bir sihir hakkı olur ve onu kullanır!
Bir sabah uyandığında insanlar; kalplerindeki tüm milliyetçilik duygusu kaybolur. Onun yerine insan sevgisi gelir. Ve herkes etrafında gördüğü tüm silahları bir araya toplamaya başlar. Kore’den, Lübnan’dan, Türkiye’den, İtalya’dan, Avusturya’dan, Rusya’dan her yerden uçaklarla, gemilerle gelir tüm silahlar. Tek bir silah bile kalmaz artık ortada.
Ve kurulan devasa tesiste tüm silahlar eritilmeye başlanır. Aylar sürer bu işlem.. İnsanlar heyecan içindedir. Dünyadaki en büyük sanatçılar, ustalar fikirlerini sunarlar. Gün geçmişe ve geleceğe insanoğlunun kendini affettirme günüdür! Gökyüzüne ulaşan görkemli bir anıt yapılır tüm silahlardan en sonunda. Barış Anıtı konur adı.. Barışın simgesi güvercinler su içebilsin diye tasarlanır hatta ufak ayrıntıları. Rengarenk boyanır bu anıt, bir tek çok can alan siyah olmadan.
Ve yüzlerce binlerce yıl sonra bile anlatılacak en büyük hikaye yazılır yeryüzünde.. Artık savaş yoktur. Barış vardır, güzellik vardır, güvercinler şahittir barışa, onlar kazanmıştır. Onlar bile dile gelip Yaşasın İnsan! demiştir.. Toprak yine topraktır ama sıcacık kalpli insanlar vardır artık üzerinde..
Saygılarımla..
Parmakları kesik eldiven
4Hava buz gibi.. İşten eve dönüyorum fıtı fıtı koşturarak. Şampuanla yıkadığım parmakları kesik eldivenim (şampuanımın kokusuna bayılıyorum
fil gibi uzun bir burnum olmayışından ve kendi saçımı koklayamayışımdan dolayı eldivenimdeki şampuan kokusuyla tatmin ediyorum kendimi
bazen ellerimi yiyesim geliyor kokudan o derece etkiliyor beni
) yeteri kadar ısıtamıyor ellerimi, yolda parmak egzersizleri yapıyorum ısınambilmek için
Kırtasiyenin önünde taburesine çökmüş önünde boya sandığı duran küçücük kara kuru bir çocuk görüyorum. Ben eve deparlar atarak varmanın ve soğuktan etkilenmemenin derdindeyken kim bilir o minik ne kadar zamandır bekliyor burada?!
Dalıyorum kırtasiyenin içine, heey adamım gelsene bi dakika diyorum.
Buyur abi diyor ailesinden ve çevresinden alıştığı doğu şivesiyle.
“Sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek!” der Hadis-i Şerif. Amacım da reklam değil öncelikle belirteyim de lan sözüm ona iyi insan portresi çizmeye çalışıyor, biz senin ciğerini biliriz aslanım, kimi kandırıyorsun la sen şeklinde çıkışlarda bulunmayın
Bir kaç tane boyama kitabı alıyorum bir de boya kalemleri
Hemen kırtasiyenin yanındaki pastaneye giriyoruz. Çay mı oralet mi diye soruyorum. Çay diyor, büyük adam gibi
Ben olsam oralet isterdim meselaa..
Adını, yaşını öğreniyorum, okula bu sene başlamış.s Bilinen hikaye olduğuna emin olduğum için sormuyorum, sorulmaz da zaten neden çalışıyorsun diye. Kim soğukta beklemek ister ki?
Masanın üzerine bıraktığı boya kalemlerinden ve boyama kitaplarından çok mutlu olduğu gözlerinden anlaşılıyor.
Çaylarımız geliyor. 4 şeker istiyor (bu pek büyük adamca olmadı, hem inanmamıştım büyük adam olduğuna ki
) Ben şekersiz içiyorum benimkileri de o alıyor. Gözüm haberlere takılıyor, ben televizyon izlerken o paketinden çıkarttığı boyalarla başlamış bile kitabı boyamaya.
Güzel bir kız çizimi. Hemen karşısında bir erkek. Bulutlar var, güneş var, ağaçlar var. Hepsi boyanacak. O miniğin hayal dünyasındaki rengi alacak.
Tüm sayfa bomboş..
Kızın ve erkeğin ayakkabıları dışında..
Sormuyorum neden sadece ayakkabıları boyadığını. İçim acıyacak biliyorum. Benim gitmem gerekiyor sen burada kal ısın iyice diyorum ve hesabı ödeyip çıkıyorum.
Kapıyı açıyorum hava buz gibi..
Geri dönüp eldivenlerimi bırakıyorum, al senin olsun bunlar, bak çok güzel kokuyorlar kokla diyorum. O da bayılıyor
Bayılacak tabi benim eldivenim onlar, mis gibi kokuyor
Sonra soğuk..
Daha yavaş yürüyorum farkında olmadan. Neden sadece ayakkabılar? düşünmek istemiyorum ama aklımdan çıkmıyor. Vereceği cevabı tahmin edebiliyorum ve içim acıyacak buna eminim. Atıyorum bu düşünceyi kafamdan.
Ellerim hala güzel kokuyor
Onunkilerde.. İçimden dua ediyorum umarım bir gün tüm dünyayı rengarenk yapabilecek biri olur diye..
Kitap sesi
0
Bilgisayarın başında oturmuş abuk abuk sitelerde sözüm ona sosyalleşip vakit öldürürken ( ki burada gerçekten bir öldürme söz konusu, daha iyisini yapabilecekken tutup saçma sitelerde vakit geçirmek hem anı hem geleceği öldürmektir) bir ses duyuyorum ardımda.
Ardımdaki sesin kaynağı cennetten düşmüşçesine bembeyaz duran kitaplığım.
Nasıl yani? Olur ya hani gece uykuya dalacakken olur olmadık eşyalardan çıtırtılar gelir, ben hep onların sıcaklık değişiminden genleştiği saçmalığını bünyeme inandırarak korkmadan uyuyan bir şahıs olarak bu olayı da öyle yorumladım. Sonuçta atomu var, partikülü var, protonu, nötronu bilimsel bişeyler kesin olmuştur yani. Odun tahta deyip geçmemek lazım!
Anlamsız fotoğraf bakışmalarıma, abidik kubidik sayfaların boş paylaşımlarına dalıyorum yine. Twitter’da fenomen olmuşların komik olayım derken arkadaş ortamında “bu ne abi yaaa şimdi” standardında espirilerine gülemeden öhhh diyorum.
+ Sessiz ol duyacak bizi..
Lan?
Kahvemden bir yudum alıyorum korkudan, arkama dönüp bakamıyorum bile. Müzik açıyorum, sesi yükseltiyorum.
Aklım kitaplıkta. Noluyor orada?
Çok zekiyim ya, monitörün tepesinde duran webcam i açıyorum. Hafif kendime falso vererek arkama dönmeden dikiz aynası niyetine kullandığım webcam ile ardımı kontrol ediyorum. Her şey gayet normal..
Kapatıyorum müziği. Sesi dinlemek istiyorum, bir anlık cesaret ile.
+Sence neden bunu yapıyor?
-Bilmiyorum, tanımıyorum artık onu.
Aniden arkama dönüyorum gözlerimi korkudan kapatarak
Sizi duydum, sizi duydum, sizi duyduuuuummm!
Sesi hissediyorum.
Dan Brown- Kayıp Sembol‘den geliyor;
“Varol senin gibi birinin buna şaşırmayacağını umuyoruz. Sorun nedir? Anlatmak istersen eğer biz hep buradayız. Sadece birer kağıt parçası olmadığımızı herkesten iyi biliyorsun!”
Şşeeyy.. Been. Siz Dan Brown musunuz? Robert Langdon mu? Bu arada bismillahh.
“Hangisini istiyorsan O’yum Varol. Neden bize sırtını dönüp o parlak ekranda vakit geçiriyorsun? Bunu bilmek istiyoruz.”
İstiyoruz mu? Allah’ım aklımı kaçıracağım. Diğerleri de mi?
Jack London – Martin Eden ile cevap veriyor bana. “Sen ki okumak ve yazmak ile ruhunu besleyen, bilmekten başka derdi olmayan, merakını asla dizginleyemeyen adam! Nedir senin derdin? Martin Eden yeterince ilham kaynağı olamadı mı sana? O çabalayışları, vazgeçmeyişi? Kendini bulamadın mı? Yoksa okurken beni mi kandırdın? Düşün ve söyle Varol, nedir derdin? “
Yahu bir derdim yok, yapmayın böyle nolur, gözlerim doluyor. İçim burkuluyor. Neden böyle düşünüyorsunuz? Ben sizi hep çok sevdim, sizi bazı geceler konuşuyormuş gibi kulağıma yaslayarak dinlemeye çalıştım, sizinle uyudum, sizinle uyandım. Her birinizde ayrı anım, ayrı zamanım geçti, geçip karşınıza okumadan izledim bazen. Neden böyle düşünüyorsunuz?
Fyodor Dostoyevski – Suç ve Ceza ile cevaplıyor hafif Rus aksanı ile.
Biz eski ışığını göremiyoruz Varol. Bir labirentin içine dalmış çıkmak yerine umarsızca içinde dolaşıyormuşsun gibi görünüyor. Anlamsızlıkları dost edinip, güzelliğe uzak duruyorsun! Kafesinin tellerini ellerinle okşuyorsun, sanki ona minnet duyuyorsun. Git gide sıradan olmak için çabalıyorsun!
Ürpertiden ne konuştuğumu ne anlattığımı bile bilemiyorum. Haklısınız diyorum sadece.
Émile Zola – Therese Raquin ile cevap veriyor.
“Bizler senin en iyi dostlarınız bunu çok iyi biliyorsun! .. ve şimdi özünü, aşkını bulmanı istiyoruz. Bu aptalca bir yanılsama olmamalı Therese Raquin gibi.. Sekülerist birine dönüşüp tinseli yok etme! Ezme kendini, herkesleşme! Hemen yanı başındayız Varol, gözlerinle okumayı bırak bizi! Ruhunu eksiltme! Yazmayı bırakma! Sesini kısma!”
… bir ses kaplıyor odamı.. Ihlamur kokulu ses olur mu hiç? Ses bir koku ile anlatılır mı?
Mesnevi konuşuyor.. Tüylerim diken diken..
“Gitmeyin üzerine. O yolunu biliyor..”
Ağlıyorum. Tutamıyorum ki kendimi. Bu çocukken öldüğünü düşünüp ardındaki insanların üzüntüsünü hayal ederek ağlamakla aynıydı. Kendine acımaktı, üzülmekti. Suç işledikten sonra affedilmekti. Ağlamaktan başka bir şeydi.
Ben biliyorum..
Öyle dedi. Biliyorum..
Ben biliyorum!


Son cıvıldamalar