Kişisel

Terör

0

İstanbul’da yaşıyorum, insanın her türlüsünü görüyor iletişime geçebiliyorum, insanlarla(!) konuşmayı seven biriyim zaten bilen bilir. Geçenlerde acele bir yere yetişmem gerekiyordu taksiye bindim. Şöförlere genellikle sorduğum soru taksi senin mi, çalışıyor musun olur. Sonra yevmiyeyi çıkardın mı diye sorarım, en sonda benden sonra umarım uzak mesafeli bir yolcu çıkarda tencereni kaynatırsın der muhabbete girerim.

Benim için ritüel haline gelmiş bu olayı gerçekleştirdikten sonra doğulu olduğu şivesinden anlaşılan şöförle Kürt sorununu tartışmaya karar verdim. Ne olacak bu böyle, kardeş kardeşe kırdırılıyor, yazık oluyor gençlere, halk cahil gibi herkesin bu tarz tartışmalarda konuştuğu konular yerine daha farklı şeyler dinlemek istedim.

Hiç terörist gördün mü abicim dedim. Gördüm bir kaç kez dedi, köye gelip silah topluyorlarmış, babasının çok gözü kara biri olduğundan silahını vermediğini söyledi ve nur içinde yatsın demeyi de ihmal etmedi.

Genelde köye gelirler, yiyecek içecek alır ve onları birilerinin bırakmasını isterlermiş. Şöför onları gördüğünde geliş nedenleri ise bir kaç hafta önce öldürülen teröristleri köyde kimin ihbar ettiğini sorgulamakmış. Köylüleri sorguya çektikten sonra köyün muhtarını ve yeğenini yanlarında eşlik etmek için almışlar, korkmayın birşey olmayacak diyerek rahatlatmışlar ve birlikte köyden birine emir ya da rica ederek kendilerini dağ yoluna bıraktırmışlar.

Sonrası..

Muhtar ve yeğeni öldürülmüş ve cesetleri bırakılmış dağ yoluna..

İhbar eden muhtarın yeğeniydi diyor şöför… Muhtar yeğeninin yüzünden öldü.

Her neyse buna çok şaşırmadım, zaten buna benzer şeyleri daha önce de duymuştum. Eh İstanbul’da yaşıyoruz, alışılıyor bir süre sonra bu tarz yaşanmış hikayelere..

Peki dedim, bu PKK nasıl birşey köylüler için. Oradaki insanlara nasıl davranıyorlar, yakıp yıkıyor, insanlara korku salıp gidiyorlar mı?

Yok valla dedi şöför. Bir keresinde dul kalmış bir kadına tecavüz etmeye kalkışmış bir adamı cezalandırmaya geldiler. Sonra para karşılığı köyde ambulans hizmeti veren zengin bir ailenin çocuğuna inat ambulansını yaktılar, madem parayla sağlıyorsun bu hizmeti al sana ambulans diyerek..

Kafamda şekillenmeye başladı zaten fikirler, peki asker nasıl davranıyordu size dedim?

Açık söyleyeyim biz tütün yetiştiriyorduk o zamanlar, tütünü normalde 1 TL’ye satacakken bize zorla 40 kuruşa sattırdılar dedi. Komutanın biri mazot kaçakçılığına göz yumuyordu sanırım ve eşinin altında o zamanlar yeni çıkmış köyün en lüks arabası Tempra vardı diyor.

Ben şöförün yalancısıyım, ondan duyduklarım doğrultusunda kafamda şöyle bir düşünce oluştu.

Demek ki bölge halkının destek sağladığı teröristler halka bizim askerimizden daha fazla hitap ediyorlar ki, halkın belli bir kesimi ( kesinlikle tamamı değil ) onlara destek olmakta bir sakınca görmüyor.

***

Az önce tesadüfen televizyonda gördüğüm  Vatan Sağolsun adındaki dizi aklıma getirdi şöförle olan bu diyaloğumu, yazmalıyım diye düşündüm..

Ülkemizin en büyük sorunu terör ve bitmesi için herkes dua ediyor. Bir çok senaryo atılıyor ortaya, halk arasında asker de bitmesini istemiyor, ABD & İsrail oyunu, terörü devlet destekliyor vs vs bir sürü şey söyleniyor. Hiç biri hakkında konuşmak istemiyorum ben sadece tarafsızca bindiğim taksinin şöföründen duyduklarımı anlatıyorum.

Dikkat çekmek istediğim konu şu, PKK bizim askerimizin de olduğu vatan topraklarında sanki köylünün hakkını koruyan ve kollayan bir güç konumunu almış. Onlara inananlar bu düşünce doğrultusunda ya destek veriyorlar ya da aralarına katılıyorlar.

Terör bitsin istiyorsak eğer, konu tüm yönleriyle ele alınmalı diye düşünüyorum.

Halk artık oğlunun tabutu başında ağlayan gözü yaşlı anne, dik durmaya çalışan ve Vatan Sağolsun diye bağıran baba görmek istemiyor.. Son bulsun bu aşağılık oyun, önü açılsın ülkemin, sürekli geriye doğru çekiştiren pis güçler bıraksın yakamızı..

***

İlkellikten kurtulacağımız, silahların yerine bilimin, sanatın konuşacağı güzel bir Türkiye dileğiyle son veriyorum yazıma.. Sadece böyle bir durumun farkında olunması için yazdım.

Asker yerli halka kendini sevdirmeli, kurgulanmış oyuna yenik düşmemeli..

Yarın?

0

Yarın

Yaklaşık 1 saat sonra

Evet yarın dedim ve araya bir sürü şey girdi, telefon çaldı, annem geldi gel oğlum ayva kestim yiyelim dedi, babam oğlum internet donuyo dedi, yalçın duvarıma yazıp msn de çok garip bir bildirimde bulundu, sonra aklıma başka biri geldi dur bi arayayım onu falan filan derken sadece “yarın” sözcüğü kaldı ve ben ne yazacağımı unuttum :D

Harbiden ne umut ediyordum acaba yarın derken :D Çok merak ediyorum şuanda.

Sonuçta blog yazan benim, hangi duyguyla neyi ifade ettiğimi ancak benim yazdığım oranda görebilirsiniz.

Cidden yaa, bazen geyikvari yazıyorum, bazen ciddi ciddi sosyal mesaj veriyorum filan, merak eden var mıdır bu adam nasıl yazıyor bu yazıyı diye. Nasıl derken güzellik olarak değil, sonuçta ben de bi insanım dimi, popom var oturuyorum, ayağım var yürüyorum zart zurt..

Efenim Varol’un kendine has bir blog oturuşu vardır öncelikle bunu belleyelim. Laptop kullanmıyorum, masaüstü pc var bende ve bilgisayar masam kitaplık şeklinde, çekmeceleri olan, rafları olan klavyesi çekmeli itmeli bir sistem ile üretilmiş ahşap yapıdır.. LCD monitör bildiğiniz üzere az yer kaplıyor, monitörün hemen yanındaki boşluğa bir bacağımı sokuyorum, hemen yanındaki boşluğu bırakır mıyım, yazının gidişatına göre öbür bacağımı da sokuyorum, başka bacağım olsa onu da sokucam. Defalarca geriye doğru yaslanmaktan kırılıp değiştirilmiş koltuğuma geniiş geniiiş yaslanıyorum, ve üzerine zibilyon kez kahve, kola, meyve suyu döküp tuş takımını çamaşır makinesinde yıkadığım klavyemi alıp başlıyorum monitörün aydınlattığı karanlık odamda yazmaya.. :)

Yazıp yazıp rahatlatıyorum kendimi, öyle enteresan durumlarda blog yazdım ki artık birileri anlamıştır şov için yazmadığımı, yazmanın benim için bir ihtiyaç olduğunu.

Bazen ifade etmekte güçlük çekiyorum kendimi, yani bu ben değilim, eksiğim diyorum. İşte o zamanlar kitap okumamanın ve blog yazmamanın zararlarını hissediyorum bünyemde. Kitap okumak ve blog yazmak.. Hayattaki en büyük hobim sanırım.

Fotoğrafçılığa merak saldım, küçük kompakt bir makinem vardı sabahları evden sevine sevine çıkardım, saçma sapan yerlerde yere yatar, dizlerimin üzerine kapaklanır fotoğraf çekerdim, eve gelip çektiğim fotoğraflara aptalca tonlamalar, kontrastlar uygular başkalarının fotoğrafları gibi güzel göründü zannedip yüklerdim facebook’a flickr’a.. Şimdi profesyonel bir makinem var, yine evden sadece fotoğraf çekmeye gidiyorum diye çıktığımda aynı sevinci yaşayabiliyorum ama ne bileyim bu fotoğrafçılık çok kasıntılı bir iş gibi gelmeye başladı bana. Bir süre bu soğukluğu yaşarım diye düşünüyorum. Ben ne ego için fotoğraf çektim, ne farklı görüneyim diye, sadece sevdiğim için hevesle yaptım, şimdi o hevesi hissedemiyorum kendimde.. Sonbahar iyice gelsin, gülhane parkı sapsarı yapraklarla dolsun belki o zaman hevesimi kazanırım geri..

Ne yazacağımı unuttuğum için kendi kendime içimi döktüm farkında olmadan, yarın demiştik en son :D Sahi Yarın?

Sonuna bir soru işareti koysam anlamlı olur değil mi? Yarın? Yarın ne yapacaksın? Ne göreceksin? Ne yaşayacaksın? Ne konuşacak ne dinleyeceksin?

Soru işareti olmadan yaşanabilecek bir yarın diliyorum herkese, ne yazacağım aklıma gelirse söylerim zaten biliyosunuz :D

Saçma sapan iç döküntümü okuduğunuz için de teşekkür ederim, hiç bir anlamı yok farkındayım.

Azcıkın şarkı koysam anlamlı olur mu ki :D Hadi daha atmadığım başlığa uygun bir de şarkı ekleyeyim Avril söylüyor, tımorrov diyor http://fizy.com/#s/1dl8ic Hadi ama trip yapmayın bu yazıdan elinize geçecek bişey olmadıysa bile bir şarkı dinlemiş oldunuz, günde kaç kişi size şarkı öneriyor ki :P Oturun edebinizle dinleyin parçayı, zaten muhtemelen yeni sekmede açılacaktır, kapatırsınız artık bu sayfayıda.. :P Ehh siz bilirsiniz bişey diyemiycem, yarını düşünün ;)

Not: Sayfa yeni sekmede de açılmıyomuş anasını satayım.. Üff aman banane yaa giden gitmiştir benim için açık söyliim :D Avril’mi ben mi lan? Sorucam sonra size :P

ZAZ – Je veux

55

İstiklâl’de mağazanın birindeydim, bilgisayarın başına bir bayan koştu, bir tuşa bastı ve dans ederek kaçtı gitti :D Çok ilginç geldi bana, sonra anladım ki müziği tekrar dinlemek için replay etmiş :) Bu arada girdiğim mağazada alışveriş yapacak pek de birşey yoktu. Müzik çalmaya başladığı anda ben rafları izler gibi yapıp, sanki bir şey alacakmış gibi etiketlere bakıp müziği dinleme derdine düşmüştüm. :)

Beğenen var beğenmeyen var, yani kimseye sevdiremezsin elbette ama ben bu parçayı kesinlikle ama kesinlikle çok sevdim, telefonuma zil sesi ve sabahları mutlu uyanmak için alarm sesi yaptım :) Hangi parçadan bahsediyorum? Durun hemen paylaşayım, kapatılmamış tek dişi kalmış video sitemiz olan dailymotion aracılığı ile ekleyelim ki herkes dinleyebilsin :)


Küçük bir ayrıntıdan bahsetmek istiyorum, o baştaki dürüttü düttürü düttürü sesi ağzıyla çıkarıyor hanımefendi :)

Albümünü edinin, satın alın indirin birşey yapın ama muhakkak kaliteli bir şekilde dinleyin, bu parça dinlenecek düzeyde güzel çünkü.. Bakıyorum last.fm hesabımda ne kadar doğrudur bilemiyorum ama en fazla dinlediğim 6. şarkıymış :)

(daha fazla…)

Topun dibine vurmak

0

Şirkette olağan bir gün. Artık herşey tek düze, sıradan.. Tuvalete gitmek bile biri yapınca aklımıza geliyor, masada kalemle oynamalar, gökyüzüne bakıp iç geçirmeler, kağıttan uçak yapıp birbirimize evrak göndermeler, uzaklardan çöp kutusuna sert ve etkisiz 3 lük basket denemeleri vs. vs.

Ansızın bir müzik kapladı ofisin içini. Karşı masamda oturan Orhan’la göz göze geldik, o an zaman makinesi çalışmaya başlamıştı bile, koşarak atladık ikimiz de içine :P

Çalan Tsubasa müziğiydi :D Ara sıra pokemon izleyen Orhan bu sefer Tsubasa’yı açmıştı. Aman tanrım bu nasıl bir nostaljidir. Orhan hangi anılarla boğuştu bilmem ama ben sokakta top oynayıp oynayıp “anneeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee su saaaaaaaaaallsanaaööööööö” diye yardım çağrısında bulunup, arkadaşlarına su ısmarlayan çocuk triplerime geri döndüm.

Okuldan eve gelinir, formalar odanın en erişilebilir yerine yani yatağın üzerine fırlatılır ve futbol topu koltuk altına alınarak sokağa fırlanırdı. Tek başına biraz şut ve sektirme deneyimlerine girişilir, arkadaşlara hadi lan top oynama vakti geldi çağrısı yapılırdı şutların sertliği ile.. Balkondan gören düşerdi birer ikişer..

Yukarılardan;

- bekleyin laaaaaan bende geliyom,

- beni de sayın oluuuum sesleri yankılanırdı.

Sonra karar verilirdi hangi oyunun oynanacağına, genellikle bu 9 Aylık ya da Alman Kale olurdu. Ayak ve diz yardımı ile top sektirilir, kaleye önce kimin geçeceği belirlenirdi.

Oyuna başlanır, önce çürükler çıkarılırdı aradan, sonra kıran kırana mücadele başlardı.. Evimiz biraz meyilli olan sokağın başında olduğundan, top hep aşağı yöne gider ve topu yakalamak için topuklar dötümüze deye deye koşulurdu. Topu tutsak biz duramaz, tekrar koşar, koşarken topa yanlışlıkla vurur bidaha koşardık. Koşa koşa büyüdük biz :P

Sonra top arabanın altına kaçardı, üzerimiz temizse, ya da anneden yenilen fırçaların sayısı son günlerde artış gösterdiyse hemen top çıkarma görevini başka bir arkadaşa kitlemek için gerekli psikolojik (ya da fiziksel (kaba olanından)) ortam yaratılırdı :D

Oyunun sonunda galip olana “baba” denilirdi hep. İlk çıkan ise “anne” oluyor haliyle :) Ehhh o yaşlarda yapılabilecek geyiği tahmin ediyorsunuzdur artık. Baba çıkmak müthiş bir ego olayıdır. Terli terli arkadaşlara el hareketi çekilir ( nası koydum ama dercesine)  sonra oyunun tartışmalı pozisyonları kaldırıma sıra halinde oturmuş arkadaşlar tarafından tartışılırdı..

Tsubasa dedim ya aklıma geldi. Bigün ortaklaşa para toplayarak kırtasiye’den futbol topu almaya gitmiştim, yolda hayaller kura kura geliyor topu elimle yere atıp tutuyor, sektirerek yürümeye çalışıyor, mahalledeki çocukların sevincini düşünüyordum. Ve top yanlışlıkla yere düşüp ana yola fırladı. Aman tanrım.. Cadde çok işlekti ve karşıdan kocaman bir araba geliyordu.. Hemen hayal gücüm devreye girdi. Tsubasa’da gördüğüm bir taktiği uygulamanın tam sırasıydı.

Caddeye inip, topun dibine vurup yükselmesini sağlayacak ve böylece o arabaya aşırtma atarak mahallemizin biricik futbol topunu sağ sağlim sevenlerine kavuşturmuş olacaktım.

Gittim abi, vurdum dibine topun, ben yükselmesini beklerken karşıdan gelen arabanın camına paat diye bi çarptı :D Tabi araba da hızlı gelince top manyak oldu nereye gideceğini şaşırdı, iyice karıştı ortalık, ben taktiğimin tutmamasına mı üzüleyim, camdan kafasını uzatan adamın ne yapmaya çalıştığımı anlamak için mal mal bakışlarına mı yanayım, yoksa daha geri giden topun peşinden koşacağıma mı :/ Topun peşinden yine topuklarımı bi taraflarıma değdire değdire koşup insan gibi aldım :D

Yok yani Tsubasa filan işlemiyo bizim buralarda, çizgi film karakterleri ile gerçeği ayrıştırmam epey zaman aldı benim. Mahalleye döndüm, bu olay için çalıştım, her gelen arabanın üzerine doğru topun dibine vurarak aşırtmaya çalıştım, top hep camda patladı :D Vatandaş alıştı zaten. Ben de bi süre sonra vazgeçtim :D

Sonra arabalardan intikam almak için, fare ölüsüne misina bağlayıp elektrik kablosunun üzerinden atardım. Arkadaşlar arabanın durmasını sağlarken ben fareyi kurduğum düzenek sayesinde salar ve arabanın camına yapışmasını sağlardım :D Ahahhah ne gülerdik o zaman yaaa :D

Tsubasa müziği bu güzel anıları canlandırır hep zihnimde :) Hayat ne kolaydı be o zamanlar, topu arabanın üzerinden aşırırsın ya da aşıramazsın, aşıramazsan annenin cüzdanından para aşırır çekirdek alırsın. Yoluna devam edersin.. Keşke her şey bu kadar kolay olsa şimdi.

Hadiyin gençlik yemeğe gidelim seslenişiyle irkilip, tekrar sıradan ve tek düze ofisin havasına büründüm. Yemeğe giderken yerdeki pet şişenin dibine vurdum, yine aşıramadım anasını satayım, neyse :D

Hoşçakalın..

Go to Top