Akbilimi basıp geçtim körüklü otobüsün arka tarafına doğru, camın kenarında bulunan tekli koltuğa oturmuş bir yandan Umut Sarıkaya’nın Benimde söyleyeceklerim var kitabını okurken diğer yandan Ajda Pekkan The Best of Ajda albümünün 11. sırasında bulunan Yeniden Başlasın şarkısını dinleyerek ayaklarımla ritim tutuyordum. Normal şartlar altında yürürken sakız çiğneyemeyecek kadar multifonksiyonel işlem yapamazken bunların hepsini bir arada yaptığıma şaşırmıştım.

Otobüs ne boş ne doluydu, yani İstanbul standartlarına göre ayakta duran 15 kişilik bir grup aslına boş bir otobüste olduğum hissi veriyordu bana…

Ayakta duran insanların gayet kendi hallerinde olması, dışarıdaki havanın soğuk ve içerisinin sıcak olması o kadar büyük bir huzurla kaplamıştı ki içimi adeta otobüs içerisindekilerle aile gibi olmuştuk. Şöför mahalinden başlayarak en arka sıradaki kişiye kadar tek tek tokalaşıp, hal hatır sormak, İsrail ile Türkiye arasında geçen oturak krizi hakkındaki yorumlarını almak ve Galatasaray’ın son transferlerinin takıma güç katıp katmayacağı hakkındaki olumlu ve olumsuz eleştirileri duymak için o kadar heves ediyordum ki anlatamam.

Bunca düşünceye dalıp gitmişken farkettim ki inmem gereken yere sadece bir durak kalmıştı. Hemen toparlanmaya başladım, kitabımı düzelttim, kulaklığımı beynimin daha bir derinlerine doğru iteledim, paçası ayakkabımın ön kısmının arkasında kalmış pantolonumu kontrol ettim, hazır elim değmişken birde fermuarımı yoklayayım dedim, pantolonum düğmeliymiş onu yoklarken garip görüntülere vesile oldum yan koridordaki teyze kafasını cık cık yaparaktan cama doğru çevirdi.

Neyse, benim ayağa kalkmak için önümdeki koltuğun tutma yerinden aldığım desteğe müteakiben otobüs içerisinde bir hareketlilik yaşanmaya başladı. İtişip kakışmalar, önüne geçmesin diye kol bacak uzatmalar, omuzları dikip gerdan kırmalar filan, bende heyecana ortak oldum. Bir yandan da otobüsün hızlanması neticesinde yapılan kıvrak dans figürlerini anımsatan ayakta kalma hareketleri ise olayı daha bir gerginleştiriyordu.

Sinirler gerilmişti, o ana kadar aile ortamı hüküm süren otobüsümüz, çıkar çatışmalarına ve maddesel hissiyatlara mekan olmuş, insanların adeta bir maskeli balodaymışçatek tek gerçek yüzlerini gizledikleri maskelerini düşürmelerini hayretler içerisinde kalarak izliyor, bir yandan da Ajda Pekkan’ın Palavra Palavra şarkısındaki o karizmatik erkek sesinin Ajda Pekkan karşısında nasıl da yerin dibine sokulduğunu bir er kişi olsamda  gergin havaya rağmen tebessümle dinliyordum.

Adımımı attım ve koltuk boşaldı, ne olduğunu anlayamadan bıyıklı amca üzerinde çakma Dolce Gabbana yazan montlu çocuğa tekme atarak yere düşürdü, amca bastonunu oturduğum koltuğu kapma babında uzattığında baston yanlışlıkla hassas bölgeme temas edip beni acı içerisinde kıvranmak zorunda bırakmıştı, amca gözlüğü düzeltip bastonu oradan çekti ve bu kez doğru yere uzattı.

Yerdeki çocuk kalktı ve bastonu ustaca bir bilek hareketiyle kıvırarak kendi hakimiyeti altına aldı, bastonun elde tutma yeri olan kıvrımlı bölgesini amcanın boynuna takarak amcaya diz çöktürdü, körüklü otobüsün ilk bölümünden fırlayan yaşlı bir teyze amcanın üzerinden birdir bir yerin dibine gir diyerek atladı ve koltuğa oturmak için arada sadece 4 adım kalmışken tepede askıların bulunduğu demirlere asılı olarak ayakları yere değmeden gelen rambo türevi top sakallı takım elbiseli bir bey belirdi, ağzındaki ceyms bond çantasını sıkı sıkıya tutuyor, aradaki boşluktan sızan salyalarını ıse geride iz bırakmamak için dizleriyle siliyordu….

Evet bond çantalı rambo oturduğum koltuğa çok yaklaşmıştı, koridordaki iki demire tutunarak gelirken ayaklarını açtı ve Kemal Tanca imzalı 2009 kreasyonu şık kösele ayakkabısının birini benim suratıma birini de Dolce Gabbana montlu elemana doğru savurdu… Ortada kalan teyze ise Rambo’nun bacakları arasında nefessiz kalmıştı, teyze daha fazla dayanamadı ve salı verdi kendini…

Bir yandan yüzümü ufalayıp, kanayan bir yerim varmı diye yoklarken diğer yandan Rambo’nun macera dolu koltuk kapma hareketlerini büyük bir zevkle izliyordum… Boşta kalan amca ağlıyordu, onun sırtını sıvazlamaktan da geri kalmıyordum tabi.. Gabbana’lı çocuk ise mskcm snn. şrfzzz pc  diyerekten işaret parmağını amcaya doğru savuruyordu…

Rambo’nun koltuğuma oturmasına ramak kalmışken, otobüsü çekmek için kullandıkları çengeli, yolcuların ayakta kalmaları için tutundukları demire atan çılgın şöför kayarak üzerimize doğru geliyordu. Bundan habersiz olan rambo yüzündeki zafer gülümsemesiyle ağzındaki çantayı koltuğa bırakmışken, kayarak gelen şöför Rambo’nun kıçına iki ayağını birden kullanarak öyle bir tekme indirdi ki, Rambo en arkadaki camın otobüsü yıkamak için fırça konulan bölümüne doğru göz açıp kapayıncaya kadar olan o kısacık mesafede varmış oldu :)

Şöför çantayıda ona doğru fırlatarak geçti ve koltuğa oturdu. Evet herkes şaşkındı ve ortama birden sessizlik çöktü.

Ayaktaki yolcular ve durağa gelmiş ben yerde oturmuş ağlıyorduk, Rambo ise arka tarafa sıkışmış Kemal Tanca ayakkabısını sıkıştığı yerden kurtamak ile meşguldü…

Şöför ben çok yorgun düştüm dostum sen devam edebilir misin diye ricada bulundu. Bende tamam ama önce şirkete uğramam gerekiyor dedim. Olur kardeşim sen bak kafana göre rahat ol dedi.

Aldım körüklü otobüsü önce şirkete uğradık, çay ve sigara molası verdikten sonra kasislere dikkat ederekten Başakşehir 4.Etap’a kadar istikrarlı bir şekilde sürdüm… Yolcular indiklerinde şöförü şikayet edeceklerini söylüyordu ben aralarına girip rica ettim sağolsunlar olaysız bir şekilde dağıldılar…

Dönüşte şöför geçti koltuğa benide arkasına oturttu, Allah bin kere razı olsun şirkete kadar bıraktı beni…

Şirketten içeri girdiğimde Ajda Pekkan Diva albümündeki Dert ortağım benim şarkısı yeni bitmişti…

Başka başka şeyler de var :)