Hungarian Dance No:5

! NOT: Bu yazı asırlar önce, çok uzak gezegenlerden birinde tümüyle şuursuz bir halde yazılmış olabilir. 2 dünya yılından fazla zaman geçtiği kesin olup; yazılanların güncelliğini yitirmesi olasılıklar dahilindedir. Bugün gelip "bunu sen mi yazdın" diye sorarsanız inkar etme, kznm yzmş deme, eğer çok ergence bir şeyse kalp kırıp, incitme hakkına sahip olduğumu açıkça ve utanmadan beyan ederim.
Brahms-Johannes-08

johannes brahms

Canımı sıkan şeyler olduğunda insanlara anlatıp bir şey üretememek yerine kendi kendime yazıp bir şey üretememeyi tercih ederim genellikle. Yazmak güzel şey ama artık yazacak, daha doğrusu yazıp insanlarla paylaşmaya değecek bir şeyler bulmakta zorlanıyorum. Blog yazayım ama ne yazayım? Neden bahsetmeliyim? İnsanlar benim blogumu okuyarak ne öğrenebilir? Bunlara olumsuz cevaplar bulduğumda -ki neredeyse her zaman olumsuz cevaplar buluyorum, o zaman başımdan geçen olayı kendi kendime yazarak anlatmayı deniyor ve bir şekilde sakinleşiyorum. Cidden sakinleşiyorum ama öyle böyle değil, yazmayı bitirdiğimde ilk anki öfkemden eser kalmıyor. Eğer benim gibi bazen öfke kontrolü sorunu yaşayan biriyseniz mutlaka deneyin derim. Kimsenin okumasına gerek yok, bazı şeylerin akıp gitmesi gerekiyor, bunu yazarak başarabilirsiniz.

Bir sakinleşme yöntemim de müzik dinlemek. Lakin wiggle wiggle gibi değil. Ahah seviyorum zenci arkadaşların kafalarını, wiggle wiggle dinliyorum abi neden dinlemeyeyim ama ben bu tür müziklerle sakinleşemiyorum. Kafamı en temiz klasik ya da enstrümantal müziklerle dağıtabiliyorum.

Az önce de en sevdiğim parçalardan biri hakkında yeni bir şey öğrendim, gelip blogda paylaşayım dedim. Hani şu meşhur Hungarian Dance No:5 var ya;

hani Johannes Brahms abimizin bestelediğini düşündüğümüz. İşte onun çok farklı bir hikayesi varmış. Meğersem Hamburg civarlarında zengin bir hayat süren Brahms, kentine gelen Macar bir çingene kemancı olan Ede Remenyi ile tanışır. Yanına alır, besler büyütür, üst başlar, atlas yorganlar sırmalı fistanlar verir, adam eder. Yahu der, Ede’ciğim yedirdik içirdik o kadar, anlat hele ne var ne yok sizin oralarda güzel kardeşim? Tabi gurbette olan Ede’nin burnunda buram buram Macaristan tütmektedir o vakitler. İhtiyar anası, kağıt toplamaktan elden ayaktan kesilmiş babası, komşu Isabella teyzenin kızı Emanuella ile ettikleri danslar filan. Sonra bir şimşek çakar Ede’nin kafasında. Abi bizim Macarlar şöyledir, böyledir, efsane parçalar var bizde ya, youtube’a yüklesek 1 aya kalmaz Justin Bieber kadar meşhur oluruz filan sayar da sayar.

s3-b

ede remenyi

Gaza gelen Brahms abi; süpermiş ya olay, sen dökül bakayım ne var ne yok anlat abine der. Velhasılı Ede verir Macar danslarının ezgilerini, hepsi birer anonim halk türküsüymüş gibi. Zaten o döneme kadar Beethoven dolayısıyla acayip şevki kırılmış bir insandır Brahms. İçine kapanıktır, özgüvensizdir, Beethoven denince eli ayağı titrer filan. Alman mükemmeliyetçiliği işte abi, adam bir başkasından daha iyisini yapamayacaksam neden yardırayım boşuna diyormuş galiba. Hatta Hermann Levi’ye şöyle bir mektup yazmış kendileri;

«Ich werde nie eine Symphonie komponieren! Du hast keinen Begriff davon, wie es unsereinem zumute ist, wenn er immer so einen Riesen hinter sich marschieren hört.»

“Hiçbir zaman bir senfoni bestelemeyeceğim! Sürekli olarak ardından böyle bir devin (Beethoven) yürüdüğünü duymak insanın basiretini nasıl bağlıyor, hiç bilemezsin.”

Tabi Ede’den aldığı bilgilerle 21 tane dans eseri oluşturur. Bunlardan en ünlüsü bilindiği ve yukarıda paylaştığım üzere Hungarian Dance No:5’tir. Yalnız işin enteresan tarafı bu Johannes Brahms’ın düşündüğü gibi anonim bir dans değil, bilakis Bela Keler adlı Macar bir müzisyene aittir. Memory of Bardejov op. 31 adlı eserinin 2:57. saniyesinde dinlenebilir.

Kéler_Béla

bela keler

Sonrasında neler olduğu hakkında bilgim yok, Bela Keler basın önüne çıkıp Johann Brahms’ı hırsızlıkla suçladı mı, Ede Remenyi, ben ne biliyim amına koyim dedi mi, Johann Brahms evine kapanıp depresyon hırkasını giyip, kahve, kitap, kedi üçlüsüne dadandı mı? Gerçi kedilerden nefret eden bir tipmiş kendileri, hatta okla kedi vururmuş. Öyle de manyaklıkları varmış. Neyse işte sonrasında neler döndüğünü bilmiyorum.

Yalnız tıpkı Nikola Tesla vs. Edison meselesindeki gibi bir hak yeme durumu söz konusu. Her daim mazlumun yanında yer almazsa ölecek hastalığı genlerine kodlanmış bir Türk genci olarak öğrendiklerimi sizlere aktararak vazifemi yerine getirmiş olayım, gayrısı beni ırgalamaz.

Geçmiş gitmiş gün ya boşverelim, Martynas Levickis’in eğlenceli yorumuyla bitirip dağılalım bence.

Bir Cevap Yazın