Teknoloji düşmanı Camsil
0
Windows çocuğuyuz biz aslanım. Öyle unix, linux geçmişimiz yok, windows 95 ile başladık serüvene bugünlere geldik. Mayın tarlasında terler döktük, paintte sanata olan ilgimizi belli ettik, masaüstüne sağ tıklayıp habire yenile yenile demeyi o günlerden kaptık biz..
Microsoft’a asla atarlanmadık, servis pek sundu yükledik, güncelleme var dedi kurduk, işletim sistemi çıkarttım dedi çektik torrentten.. Asla ters bir hareket çakmadık. Linuxçulara adventure oyuncusu, mazoşist bilgisayarcı, phpcilere uzun yol şöförü dedik şaşmadık..
Hal böyle olunca baba oğul ilişkisi gibi birşey oluştu microsoft ile aramda. Bu durum mobilite konusunda da böyle seyretti. Ne symbian, ne nokia menüsü, ne bada, ne iphone, ne android.. Hiç biri kesmedi bu bünyenin yazılımsal ihtiyaçlarını..
Hatırlar mısınız bilmiyorum uzun uzadıya hayallerini kurduğum, üzerine methiyeler düzdüğüm, Windows Mobile işletim sistemine sahip Omnia adlı güzeller güzeli bir cihazım vardı benim. Hatta bakmak isterseniz blogdaki ilgili yazılara buradan erişebilirsiniz.
Her neyse büyük bir hevesle aldığım telefonum aradan geçen yıllardan sonra önemini yitirmiş gibi işten geldikten sonra yatağa fırlatma ya da elden düştükten sonra çalışıyo mu lan deyip pantolona silinip tekrar cebe konma gibi işlemlere maruz kalsa da aramızdaki dostluk hep bakiydi..
Bir kaç gün önce bilgisayar masamın üzerine telefonumu koymuş ve bilgisayarda biraz vakit geçirdikten sonra yatmıştım. Sabah kalktığımda ise telefonu yeşilli mavili sular içinde gördüm ve dumur oldum. Allah’ım dedim nolur rüya olsun, bu olmamış olsun. Yatayım bidaha uyanayım, restart edeyim, ctrl + z yapayım hayata ama bu durum olmamış olsun. Sonra ahhhh anne dedim. Ahhh benim güzeller güzeli, değerliler değerlisi, dünyanın en tatlısı annem dedim..
Bir bilgisayar masasının üzerinde neden Camsil bırakılır? Camsil işte bildiğiniz mavi renkli, tepesinde fışkırtma aparatı olan gazete kağıdı ile silindiğinde daha etkili olan camsil.. Anneciğim onu masamda bırakmış ve lanet sıvı ufaktan ufaktan, inceden inceden gide gide akacak bir tek telefonumu bulmuş ve vermiş içine sıvıyı, vermiş sıvıyı ta ki telefon oksit yapıp kapanana kadar.. :/ Sıçtımının şeyi sapasağlam dururken nasıl olur da telefonum sular içinde kalır anlayamadım lakin iş işten geçti.
Hayır insanlar kendi umursamazlıklarından telefonlarını tuvalete düşürür, kanalizasyona düşürür, üzerine su dökülür, insan gibi terlemez ıslatır, cebinde olduğunu unutur denize girer filan ama benim ne suçum var üstadım? Gayet rutin bir şekilde oraya bıraktım ve sabah cihazı off durumda gördüm. :/
Şirkete gidip Orhan’ın saatçi tornavidalarıyla açtım tek tek parçalarını söküp diş fırçası ile oksitlerini silmeye çalıştım büyük bir ümitle tekrar toplayıp çalıştırmayı denedim fakat yemedi. :/ İşte bu telefonumu iş dönüşü yatağa fırlatmak yerine hurdalık diye adlandırdığım ve içinde kullanmadığım elektronik aletlerin bulunduğu çekmeceme fırlatmama sebep oldu
Şimdi yeni telefon arayışları içerisindeyim ve alacağım telefon muhakkak Windows Phone 7 işletim sistemine sahip olmalı. Ayrıca bir özellik olarak QWERTY klavyesinin de olmasını istiyorum. Şuan Samsung Focus, LG Quantum, Dell Venue Pro ve HTC 7 Pro listemde. Fiyat/Performans durumlarına göre eleyip en uygununu tekrardan işten gelince yatağa fırlatmak için alacağım
Windows Phone 7 + QWERTY klavyeye sahip cihaz önerisi olan varsa sabırsızlıkla beklediğimi bildirmek isterim.
Herkese Camsilsiz günler diliyorum.
Amatör fotoğrafçının beğeni dramı
2Uzun zaman sonra fotoğraf çektim ev ortamında, düzenledim ettim eyledim yükledim facebook’a. O lanet 5 dakika önce yazısını görüyorum ve hâlâ bir müslüman evladı gelip de bu adam bişeyler mi çekmiş dur çekmiş de bakayım bi, bakıp ta aaa ne güzel çekmişsin diyip pofpoflayayım demiyor.. Demiyor abi demiyor. Bekliyorum bekliyorum kimse sallamıyor :/
Halbuki facebook kullanıcılarının en aktif olduğu saate denk getirdim ki egoma bişey olsun diye ama hiç tınlayan olmadı.. Gıcık oldum msn açtım doğru düzgün fotoğraftan anlayacak insan yok, dayanamadım bi de facebook sohbetini açtım belki ilgiyi üzerime çekerim diye ama orda da kimseyi bulamadım..
Kendimi potansiyel beğeni kitlem Öyle bir geçer zaman ki adlı diziyi izliyorlardır heralde diye avutuyorum ama eğer ondan da sonuç çıkmazsa harbiden yıkılırım :/
Bu ne yaaa.. Ağladım ağlıycam o derece asaaaabiyetim bozuldu.. Ulan tek tek milletin duvarına yazıp sövesim geldi, niye kimse benimle ilgilenmiyor
Alıştırmasaydınız kardeşim onu bunu beğenmeye, öyle sürekli fotoğraf çekince ohh ne güzel beğeniyorsunuz, sonra gelip ayda yılda bir tane çekiyorum şevkim yerine gelsin diye pehhh tınlayan yok..
Kendimi TV programında şöhreti yakalayıp popçu olan, sonra da varoş kesimlerin türkü evlerinde bağlama eşliğinde şarkı söyleyen devrik ünlüler gibi hissettim :/ Balon muydum lan ben doğru söyleyin.. Hakkatten kendimden şüphe eder oldum, harbi yalan mıymışım bu zamana kadar? İyi değil miymişim yoksa O_o
5 dakika sonra…
Dayanamadım fotoğraf açıklamasını da değiştirdim belki daha dikkat çeker diye ama yine tık yok.. Fotoğrafımın üzerine 4 kişi vıttırı vızık bişeyler paylaştı çok canım sıkılıyor.. :/
Bu ne abi Cityville uygulama terelellileri bile benim fotoğrafımdan daha çok ilgi görüyor.
Neyse gençler amatör fotoğrafçının facebook beğeni dramına tanık oldunuz. Siz siz olun büyük umutlarla facebooka fotoğraf yüklemeyin
Haydi hoşçakalın
NOT: Bu yazının doğruluk payı yoktur, kendimce eğlenme amaçlı yazdım, sonra vay efendim adama bahh lan neler düşünüyormuş demeyin
Degisik oldu sanki bugün..
0
Benden beklenmeyen hareketler günüydü bugün.
Sabah erkenden ve kendiliğimden kalkışımdan anlamalıydım ya da annem uyarmalıydı ne bileyim, güne bi değişik başladım. Bergamutlu çayım ve Abdullahoğulları Pastanesi’nden aldığım sıcacık açma simit karışımı besinimle kahvaltımı yaptım ve yine çok ilginçtir ki bir tek tane bile susam kaçırmadım klavyemin içine.. İnanamadım salladım salladım, eşten dosttan yardım istedim onlar da geldi salladı hakkatten de hiç bişey düşmedi, sevindik hep berabercek… Bir gün bunu birisi başaracaktı ama nasip kimeydi bilmiyorduk, demek benmişim o helal süt emmiş müslüman evladı..
Sonra Dürdüş ( Dürdane abla) bi parantez daha anasını satayım o kadını anlatmaya parantezler yetmez (şirket çaycımız) aslında bir parantez daha lazım tam olarak kavranabilmesi adına (oğlunu şirketten attırıp yerine Yalçın’ı aldırdığımı düşünüp bana b.ka bakarmış gibi bakan, çay tepsisini masama vurup çaya uzanmamı bekleyen, çoğu zaman pas geçen, yemeğimi servis yapmak yerine benim almamı bekleyen, masada yalnız kaldığımızda bana tehditkâr bakışlar atan, kısacası benden nefret eden kadın).
Tamamdır parantezler bittiğine göre devam edebilirim, Evet Dürdüş bana kendi elleriyle çay getirdi ve masama nazikçe bıraktı, boşumu aldı, Allah Allah dedim bu ne iş la böyle :S kesin şekeri eksik bırakmıştır diye düşündüm baktım şekerler de tam, kaşık ta yerinde, çay tabağının altında bana komplo olarak bilinçli bırakılmış küçük çay göleti de yok, ki genelde ben hep o gölet tuzağına düşer pantolonumun enteresan bölgelerine oval izler bırakır kuruyana kadar kalkamazdım yerimden
Bunca ilginçlikten sonra şükür için Cuma namazına gittim.. Giderim ben bakmayın öyle, Allah var, biz de varız, bir şeyler yapmak lazım değil mi? Havanın güzel oluşunu deniz kenarlarında sevdicekleriyle gezip kutlayan, üstü açık çay bahçelerinde kahvelerini yudumlayıp manzaranın keyfini çıkaran güruha inat ben de namazı dışarda kıldım pöfür pöfür
Ben gibi kapitalizm çarkının dişlerini 7/24 florürlü diş macunuyla fırçalayan biri için güzel havada cuma namazını dışarıda kılmak müthiş keyif verici bir ivınttı. Daha bir şevkle kıldım, sûrelerin hepsini yavaş yavaş ve anlaşılır şekilde okudum içimden.. Çok nadir olsa da bir namazı içimde eksiklik kuşkusu olmadan kılma hissini yaşadım. Hızlı okuyunca yanlış oluyor gibime geliyor.. Neyse Allah kabul etsin, Amin cümlemizi.. Şirkete döndüm.
Günlerdir berbat gelen yemeğimiz zannetmeyin ki güzel güzel yazıların akabinde güzel gelmiştir diye.. Yok öyle bir şey o kötüydü abicim, ona yapacak bişey yok, direk mavi ekrana bağlarsınız çok düşünürseniz eğer.. Yedik ziyadesiyle.. Güzel güzel diye diye sanıyorsunuz ki Dürdüş yaptı servisi diye dimiii
Yok abi ben aldım tabağımı da. Olsun şükretmek lazım
Akşam oldu ve sabah sırt çantamın içine tıktığım kıyafetlerimi giyip rahat rahat şirket içinde gezme lüksünü yaşadım.. Aslında böyle rahat ortamın olursa, yaptığın iş de verimli olur diye bir demeç vermek isterdim ama bilgisayarımı filan kapatmıştım sağda solda geyik yapma çabasına girdim. Pardon bahsetmeyi unuttum, şirket zorunlu olarak maaşımızdan para kesiyor ve bir halı sahaya abone olup zorunlu olarak futbol oynamamızı istiyor. Biz de güle oynaya gidiyoruz helbet
Her neyse..
Sonra oturdum masama sesli düşünüyorum. Acaba bugün topla oynama yüzdem kaç olur? Attığım olumlu paslar golle sonuçlanır mı? Rakip takımın fileleri havalandırmasına mani olabilir miyim? Topa şöyle gelişine vursam santradan gol çakabilir miyim? Kaç kez rakibi tellere yapıştırıp foool var fool var tepkisini itirazla susturup topu takım arkadaşlarıma kazandırabilirim? Bunları sorarken kendime, Yalçın’ın gülüşüyle irkilip kendime geldim, ben de gülmeye başladım
Doluştuk arabalara ve maça hazırlanma aşamasında bildiğim 3 hareketten biri olan yuvarlanarak gelen topu, topuğumu arkaya doğru götürüp ivme kazandırmayla beraber havada olan topu yakalayıp sektirmeye başladım. 4 kez denedim ama 1 kez yaptım Allahtan görenler oldu da oyuna sıkı moralle başladım
Babamın yıllarca Almanya’da yaşamış olmasından ileri gelen Alman Futbolu kültürünün temelinde yatan sert oyun biçimim sayesinde rakip forvetin korkulu rüyası haline geldim. Spor oluyor lan diyerek bol bol koşmaya çalıştım ve yerinde müdahalerle topları başarıyla kestim. 1 penaltı oldu ve kaledeki Orhan’a çok özür dilerim, yani bu yazıyı okuyan çoluk var çocuk var ama bilezik gibi geçirdiğim golle moralim tavan yaptı… Uzun paslarımdan golle sonuçlananların da sevinciyle ve kendimden beklemediğim üstün performansla maçı tamamladım..
Sevindiğim diğer bir nokta ise maç sonrasında kaybeden takımdan kesilen baklava parası listesinde adımın olmayışıydı..
Giyindim sıkıca, eve dönerken yol üzerinde üst komşumuz Doğukan’ı gördüm. Lakin onu görmeden önce maç sonrası aldığım olumlu yorumların etkisiyle kafam leyla olmuştu, alışık olmadığımdan yadırgama moduna geçtim, lan acaba zamanında bana yatırım yapılsa başarılı bir file bekçisi, ya da duvardan bir defans olabilir miydim sorusunu sordum kendime
Hah Doğukan’ı gördüm demiştim, Doğukan’dan önce de gözüme doğalgaz kutusu takılmıştı.. Bilirsiniz kapı önlerinde beyaz kutular olur..
Yorgunluk hissi, beklenmedik anda gelen komşu şaşkınlığı, ve zihinde kalan son objenin yanıltmasıyla Selam Doğukan’ım diyeceğime, Selam Doğalgazım dedim ama nasıl dedim. Kendimi durduramadım, o cümle ağzımdan çıkarken farkettim yanlış birşeyler olduğunu sesimi cümle sonuna doğru yumuşatmaya çalışırken, garip sesler çıkardığımın farkına vardım lakin o çok kısık sesli olduğu için Doğukan farketmedi
Zaten aksi yönlere doğru gittiğimiz için ayaküstü bir selamlaşmaydı ve önemsenmeden, daha doğrusu anlaşılmadan geçip gitti
Vel hasıl kelam günümü böyle geçirdikten sonra, keyif aldığım başka bir ıvıntla sonu getireceğim..
Haftasonu Caz Keyfi 1-2-3 adlı albümleri playlistime attım ve kısık sesle bir yandan dinleyip, diğer yandan ilgimi fazlaca çeken kitabımı okumaya koyuldum.. Koyulmuştum daha doğrusu, blog yazmak için kısa bir ara verdim ve şimdi tekrar koyuluyorum keyifli dünyama
)
Bakın bakın ne çalıyor kulak verin..
Gittim ben gençler, hoşçakalın
Namık Kemal fıkraları ardındaki sır perdesi aralanıyor..
3
Gençler yol açın, eşe dosta anlatıp wooaaawww!, uuuu cidden mi diyecekleri bir bilgi vereceğim sizlere..
Bu sayede insanların gözünde süper entellektüronostropik olabilecek, bilgi dağarcığınıza kattığınız bu güzide bilgi sayesinde belki de hep aralarında olmak istediğiniz elit insanlar statüsünün kapılarını ardına kadar açabileceksiniz
Tamam tamam biliyorum çok abarttım, sadede geçiyorum..
Her insanın belleğinde muhakkak ki bir Namık Kemal fıkrası vardır diye düşünüyorum. Namık Kemal fıkrası olarak kategorilenmiş bu bel altı fıkralar serisinde düşündünüz mü hiç neden ana karakter hep Namık Kemal’dir diye? Vatan yahut Silistre.. Bu piyesi hepimiz duymuşuzdur değil mi? Vatansever söylemlerle dolu bu piyesin yazarı nasıl olur da bunca bel altı konuda ana karakter olabilir, oturur geceleri komikli küfürlü fıkra yazayım hem de başrolü ben olayım der?
Demez elbet..
Efenim olayın aslı şöyle ki;
Hani Namık Kemal fıkrasının benzeri olan “Adamın biri bla bla bla” ile başlayan çeşitleri vakti zamanında Osmanlı’da da bolca geçermiş. İnsanlar birbirlerine adamın biri bir gün bla bla bla şeklinde fıkra anlatamamışlar çünkü günümüz Türkçe’si inşaa edilmemiş..
Onun yerine “adamın biri” diyememişler de doğal olarak Osmanlıca aynı anlamına gelen “nam-ı kemal” demişler.
Anlayacağınız, bizim yıllarca Namık Kemal adlı ünlü aydınımıza ait olarak bildiğimiz ya da bir şekilde adının kullanıldığını sandığımız fıkralar esasen adamın biri fıkralarından başka bir şey değilmiş
nam-ı kemal kaçar
Bu küçücük ayrıntıyı sunup en azından ben gibi hakkatten yaa neden Namık Kemal diye beyin kurcuklayan insanları aydınlatabildiysem ne mutlu bana


Son cıvıldamalar